|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Japonya maçını kazandık, iyi hoş... Belki Senegal'i de eleriz, belki yarı finalde karşımıza çıkacak rakipleri de (Brezilya ya da İngiltere) haklarız. Hatta, belki kupayı da alırız. İngiltere'ye siftahımız yok ama, ne farkeder! Herşeyin bir "ilk"i var... İtalya'yı elimizden kaçırıp duruyorduk. İtalya yok artık. Almanya ise eski gücünde değil; zaten Bursa'daki maçı Hakan Şükür'ün kafa golüyle 1-0 kazanmış, rövanş maçında da sahayı dar etmiştik "küffara." (Tırnak içi ifade Avrupa Birliği karşıtlarını sevindirmek içindi...) Kupayı alırsak lumpenler sevinecek, tabancalar çekilecek, havai fişekler atılacak ve bu sevinci inşaallah üç-dört kayıpla atlatacağız. Hıncal, Kazım ve Tuncay da mutlaka üzülecekler. Sonra? Sonra "bizbize" kalacağız... Türkiye adı verilen bir ülkede, IMF'yle hasta bir koalisyonun kıskacında yaşadığımızı hatırlayıp üzüleceğiz. Hayır, "futbol kitlelerin afyonudur" edebiyatını ciddiye aldığım için yazmıyorum bunları. Sevmiyorum bu jargonu. Hastalıklı ve burnundan kıl aldırmaz bir itiraz gibi geliyor bana. Öte yandan, futbol başarısıyla Osmanlı'nın "fütühat ruhu" arasında ilişki kuran "saf idealizmi" de gülünç buluyorum... Ama Türkiye uzakta değil. Burada... Yanı başımızda... Futbol tantanası bittiğinde Kemal Derviş konuşacağız bol bol, Başbakan'ın hastalığı konusunda ahkâm keseceğiz, seçim tahminleri yapacağız, siyaseti kafamızda çekip çevireceğiz. Ama hiçbirimiz de merak edip Türkiye'deki siyasetin neden Türkiye'yi temsil etmediğini sormayacağız. Evet, "siyaset"in bir temsil sorunu var. Bunun türlü nedenleri sıralanabilir. Bana göre en önemlisi, Türkiye'deki merkezî yapılanmanın, siyasetin kendisini gerçekleştirmesine izin vermemesi. Çünkü "merkez" (yani devlet), iç faaliyetlerini denetleyemediği, üzerinde belli yaptırımlar uygulayamadığı hiçbir örgütlenmeye "doğrudan" izin vermiyor. "Siyaset"in getirdiği özerklikten ürktüğü için de, hem bu alanı kendisi kurmak istiyor, hem de bu alanın "merkez"e tabi kalmasını arzuluyor. Ülkemizde siyasi partiler, merkezî siyasetin umdeleriyle (resmî söylemle) hareket etmek zorundalar. Bu nedenle, büyük çoğunluğu, siyaset alanının gelişmesi ve büyümesinin getirdiği/gerektirdiği dinamiklerden (demokrasiden) yoksun durumda. Devlet özerklikten ürktüğü için belki doğru dürüst bir seçim yasası, doğru dürüst bir "Siyasi Partiler Kanunu" yapılmıyor. Kemal Derviş DSP'nin başına geçmeyi umuyormuş. Olmazsa yeni bir parti kuracakmış. Murat Karayalçın CHP'den kopacak oylara tamah ediyor. Melih Gökçek DP'ye katılacak. Mümtaz Soysal ne yapacak? Mehmet Ali Bayar "merkez sağ"ı tahkim edecekmiş. Tabii başka partiler de sökün edecek arkasından. İyi de, kendisinden merkezî siyasetin esaslarına bağlı kalması istenen partiler bugüne kadar neyi hallettiler ki, Sema Pişkinsüt'ten sonra Cem Uzan da parti kurmaya hevesleniyor? Cem Bey'de kaş göz, boy pos, ense endaze yerinde. "Vizyon" sahibi... Kültürlü de bir adam... Ama neyi değiştirecek bu, rahatını ve servetini tepmek dışında?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |