|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ecevit Başkent Hastanesi'ne bakım masrafı olarak 11 milyar lira ödemişti. Tabiî gazeteciler önünde, övünmek için fırsatı kaçırmadı: "Biz, yük olmayı sevmeyiz."
9.2 katrilyonluk fatura
Başbakan hastanenin faturasını ödedi ama, 1 ayı aşan hastalığının fatura bedeli, faizdeki ve dövizdeki artışla, 9.2 katrilyon lirayı buldu. Özellikle iç borç faizinin % 50'den, % 70'e yükselmesi, borcun çevrilebilirliğine sekte vurdu; yeni bir güven bunalımı, dalga dalga memleketi kapladı. Ecevit 11 milyar lirayı ödedi fakat, 9 katrilyon liralık yük, hepimizin omuzlarına bindi. Herhalde piyasadaki gelişmeleri Ecevit'e yanlış tercüme ediyorlar: "Efendim, sizin hastalığınız bile ekonomiyi sarsarsa, kimbilir hükûmet bunalımı nasıl bir tahribat yaratır? Aman koltuğunuzdan sakın kalkmayın"
Oysa durum bu anlatılanın tam tersi. Hem Ecevit'in sağlığının iyiye gidemeyeceğinin herkes farkında, hem de, hükûmet içindeki uyumsuzluk, açık seçik ortaya çıktı. Koalisyon ortaklarından ikisi seçime hazırlanıyor; DSP'liler ise, başlarının çaresine bakma çabasında. Seçim için, 2003 ilkbaharından öteye tarih veren yok. Ve herkes, sonbahar için şiddetli bir kriz beklentisinde. Ecevit, önümüzdeki iki üç ayda, bir yandan partisini tanzim ederken, bir yandan da AB müzakerelerinin başlaması için gerekli kanunların çıkmasını hızlandırmalı. Türkiye, bunun ötesinde artık ne Ecevit'i, ne de bu hükûmeti taşıyabilir.
Önemli şans
Kamuoyu yoklamaları, AK Parti, CHP ve DYP'yi gelecek seçimlerin galibi olarak gösteriyor. Bence Türkiye, AK Parti ile önemli bir şans yakaladı: Modernleşme projesinin dayatmacı bir biçimde yürümesi yerine, tabanda, gönüllü değişim olarak gerçekleşmesi. Öte yandan, Tayyip Erdoğan'ın Avrupa Birliği'ni samimiyetle desteklemesi, Kıbrıs'ta adil bir çözüme taraftar görünmesi, halkın da iştirakıyla Türkiye'nin, önündeki engelleri aşmasını kolaşlaştıracaktır. Eğer Saadet Partisi ve AK Parti, MHP'nin çizgisini benimseyip, Batı düşmanlığı yapsalardı, ülkenin yolu tıkanırdı. Oysa şimdi, özgürlük ve zenginlik getireceğini umut ettikleri AB'ye karşı halkta büyük bir heves var.
Aslında, modernleşme sürecinde, Erbakan ve Recai Kutan'ın hakkını yemeyelim. Modernleşmeye, sadece kılık kıyafet açısından bakanlar, ne demek istediğimizi anlamayabilir. Ama çağdaşlık, eğer, dünyevileşmek, bireyselleşmek, kişilik kazanmak, okuyup öğrenmek, teknolojiden yararlanmak ise, bu anlamda, muhafazakâr tabanın dönüşmesine, Erbakan büyük hizmet etmiştir.
Değişim
Esasında, 1973 yılında CHP-MSP koalisyonu tabuları yıkan bir beraberliği temsil ediyordu. Kıbrıs zaferini oya çevirme gayreti, hükûmetin bozulmasına yol açtı. Ayrıca o günün şartları (dünyadaki kutuplaşma ve ideolojik ayrışma) böyle bir birlikteliği zaten zorlaştırıyordu.
"Çevre"nin, "öteki"nin iktidardan pay alması, ilk defa Demokrat Parti, sonra Adalet Partisi ile gerçekleşmiş, bu istikamette bir diğer önemli adımı da Erbakan atmıştır. Üstelik Milli Selamet'in tabanı, cumhuriyetin modernleşme projesine çok daha aykırı bir konumda bulunuyordu. Milli Nizam'dan Fazilet'e, bu hareket, hem tavanda, hem tabanda farklı kesimlere ve görüşlere açılma çabasını göstermiştir. O günden bugüne, çok büyük mesafe alındı. Erbakan'ın kızını, lüks bir otelde evlendirmesi dahi, kendi çevresi açısından ileri ve anlamlı bir adımdır. Müslüman kimliğini taşıyanlar da çağın sunduğu nimetlerden yararlanabilir; "Bir lokma bir hırkadan" fazlasını talep edebilir. Erbakan'ın, hanımları, siyaset sahnesine sürmesi ise, başlı başına bir devrimdir. Evinde oturan kadın böylece kimlik, kişilik ve bağımsızlık kazanmıştır. Bence AK Parti, öteden beri süregelen bu çabaların daha ileri bir noktasını temsil ediyor. Keşke, dayatmacı zihniyet bu gerçeği fark edebilse. Ama maalesef onlar, halâ cumhuriyetin "skolalarında" okuduklarını tek doğru kabul edip, tartışmıyorlar bile. Bu yüzden, halâ okumak isteyen tesettürlü genç kızları üniversitelere sokmuyorlar. Halâ, Tayyip Erdoğan'ın önünü nasıl keseriz, Erbakan'ı nasıl yasaklı tutarız... Kafayı buna yoruyorlar. 21'inci yüzyılda, bu kafa, komünist avına çıkan Mc Carthy kadar komik; trajikomiktir. 1973'de CHP, Erbakan'ın MSP'si ile koalisyon kurdu. Daha sonraki Demirel hükûmetlerinde de MSP'liler yer aldı. MSP'ni milletvekili adayı Turgut Özal, bu ülkede başbakan oldu. 12 Eylül öncesinde yeşil bayraklı Konya yürüyüşünün önderi, o dönemin Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeçiler, halâ Gümrük Bakanı görevini yürütüyor. Eski kasetleri raflardan indirirken, acaba neden Keçeçiler'in o günlerde bütün gazetelere yansıyan görüntüleri gündeme getirilmiyor? Getirilmemesi elbette daha doğru ama, niçin diğerlerine ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılıyor? Neden onların eskimiş kasetleri vizyona sokuluyor? Diyelim ki, 1979'da gerçekleşen İran devrimi, o tarihte bizim halkımızı etkilemiş ve Türkiye açısından bir tehdit oluşturmuştu. Ama o günden bugüne dünya değişti. İran da değişti. Türkiye'de Müslüman kimliğini benimsemiş, inançlı kesim açısından İran artık bir model teşkil etmiyor. İran, baskıcı ve otoriter bir rejim modeli: "Orada başörtüsü takmaya insanları zorluyorlar. Türkiye'de ise aksine bir baskı var." Bence, İran'ı tersinden model alanlar, Türkiye'nin bazı kurumlarında yuvalanmış.
Özvatanda parya
Üniversite imtihanına girmek için de genç kızlarımız başını açtı. Bir milletvekili arkadaşımdan dinledim. Kızı sınava çok iyi hazırlanmıştı. Gece gündüz çalışmıştı. Zaten liseyi de birincilikle bitirmişti. Ama imtihana gireceği gün morali biraz bozuktu: "Anne, sakın babam da bizimle gelmesin" demiş. "Başımı açarken görüp üzülür. O ağlar, ben de ağlarım." Baba kızıyla üniversiteye gitmemiş ama, kız gene ağlamış başı açık salona girerken. İster yenilmişlik duygusu, ister küskünlük, ister isyan deyin... Binbir duygu çarpışmış o gencecik yüreğinde. Ve "öz vatanında parya olmaktan" dolayı duyduğu hüzün. Bu çarpık hisler yüzünden, düşüncelerini tam anlamıyla sorulara teksif edememiş. Ümit ettiğinin altında kalmış başarısı. Bu sadece bir örnek. Değer verdiğimiz bir milletvekili arkadaşımızın çok sevdiğimiz kızının başına gelenler... Ama durumları ona benzeyen binlerce genç kız var. Özgürlük savaşçısı
Sami Selçuk, Yargıtay'dan ayrılırken çok güzel bir konuşma yaptı. Siyasetin bazı kara noktalarına takılıp daralan yüreğimiz, Türkiye'de, böyle bir "özgürlük savaşçısı" yetişmiş olmasından dolayı gururla doldu. Gazetelere yansıyan konuşmasından önemli gördüğüm cümleleri sütunuma alıyorum: "... Cumhuriyetin kuşakları olan bizlere, değişmez hiçbir dogma, hiçbir düstur, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakılmadı... Doğruyu ve iyiyi devlet değil, onları değerlendirme hakkı olan bireyler ve halk belirler... Günümüzde, 'demokrasiye elverişsiz toplumlar' görüşünün yerini, 'halk ancak demokrasiyle olgunlaşır' görüşü almıştır. Demokraside, birey özgür, toplum çoğulcu, yönetim katılımcıdır. Çoğulcu toplumda, görüşler, inançlar, davranışlar çeşitli ve çoğulcudur. Çoğulcu toplumda, devlet, kimsenin soyuyla sopuyla, dini ve ideolojisiyle uğraşmaz. Bunlar insanın kimliğini oluşturur. Kimlik seçimi, doğal bir insan hakkıdır. İnsanın kendi kalabilme savaşı, savaşların en zoru, ama en haklısı, en onurlusudur... Laiklik, çoğulculuğun, inançlar alanına izdüşümüdür. Laiklik ilkesi, toplumsal barış ve birlikteliğin en iyi çaresidir... Laiklik, başkalıkları yanyana yaşatma ve barışı sağlama işlevlerini yerine getiremiyorsa, laikliğin tanımında mutlaka yanlışlar var demektir. Sorgulamak gerekir... Türkiye, çağcıl dünya ile bütünleşmek istiyorsa, bahaneleri bir yana bırakıp, çağın ruhunu ve yürek vuruşlarını yakalamalı." Bakalım Sami Selçuk'un hayal ettiği Türkiye'yi seçimlerden sonra yakalayabilecek miyiz?
Güzel sözler
Çoğulculuğu zenginlik sayan, bir Türkiye... Voltaire bilincini kazanmış siyasetçiler. Sami Selçuk, "Türkiye halkı demokrasinin içinde değil ama, demokrasi Türk halkının içindedir" diyor. Ve başka, güzel, yol gösterici sözler de sarf ediyor: "Parlak görünüşlü hiçbir yanlış, sıradan bir doğrudan daha iyi değildir. Eğer güneş yanlış doğuyorsa, gerçek uğruna onu da feth etmeliyiz." "Gelecek geçmişten ders almazsa, akıl karanlıkta yürümeye başlamış demektir." (A. de Tocqueville) "Sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi. Bilmez ki sorsun, bilse, sorardı." (Sadi)
Ve son bir cümle: "En tehlikeli sahte, aslına en yakın olanıdır. Özgürlüğü başkalarına vermezsek, çoğulculuğu tanımazsak, bizler de özgür olamayız. Simülatif demokrasiyi aşmak zorundayız."
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |