|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Daha önce kamunun elinde bulunan "imtiyazlı" ya da "doğal tekel" durumundaki işletmelerin, özelleştirilmeleri halinde özel tekel yaratmamaları için kamu adına "düzenlenmeleri" gereği, bilinen iktisadi bir gerçek... Kamu adına karar verecek ve fakat özerk nitelikte olan oluşturulan düzenleyici kurullar, birçok ülkede bu nedenle iktisadi hayatın bir parçası durumuna gelmiş durumda. Siyasi karar mekanizmasını parçalara ayıran, siyasetçinin yetkilerini azaltan bu tür uygulamalar AB'de ve ABD'de "genel" bir eğilimi; Orta Avrupa ülkelerinde ise, siyaset ile ekonomi yönetimi arasına popülist eğilimleri engelleyecek yeni mesafelerin konmasını da çerçeveleyerek iyice "baskın" olan baskın bir eğilimi ifade ediyor. Türkiye de bu yolu izliyor... Derviş'in bakan olmasından sonra, İMF talepleri çerçevesinde bu sürecin hızlanması, sadece özerk kurulların yapısına değil, üyelerine kadar uzanan tartışmaların varlığı bilinen gerçekler... Bu noktadan bakıldığında, Başbakan Ecevit'in RTÜK, BDDK gibi özerk kurumlar hakkında sarfettiği, "İpin ucunu kaçırdık, karar sürecinin siyasetin dışına ittik" tarzı sözleri dikkat çekiciydi. Bu sözlerin, dün, bakan Derviş ile arasında bir tartışmaya konu olması da öyle. Ecevit'in kendi yarattığı bir yapıdan şikayet etmesi, hatta kendi bakanıyla bu konuda tartışmaya girmesi ne kadar bir "Şark trajedisi"ni andırırsa andırsın, bu mesele önemlidir. Bu önemi farketmek için önce şunu görmek gerek: Özerk kurullar ile bu kurulları yönlendiren iktisadi ve politik eğilimler, dünyada, oluşmakta olan yeni bir yönetim düzeninin en kritik, en sembolik, en devingen yönlerinden birisine, dahası bu yeni yönetim modelin özüne işaret etmektedir. Söz konusu model, "siyasi karar alanının yapısal ve düzenli bir şekilde daralması ya da parçalanması" mantığına oturmaktadır. Bu çerçevede yürütmenin, hatta yasamanın ve zaman zaman yargının bazı yetkilerin özerk kuruluşlara devredilmesine vurgu yapmaktadır. Uygulamanın arkasında yatan ana fikir, yani politik kararlarda değişmez bazı normlara göre siyasi ve ekonomik standartlaşma fikri ise, gücünü İMF, Dünya Bankası, AB Fonları vs gibi kurumsal liberalizmin geldiği son noktadan ve yeni normları belirleyen uluslararası hukukun iç hukuklara yansımasından almaktadır. Bu noktada şunu da bilmek gerek: Uluslararası nitelikte ya da gücünü uluslararası uygulamalardan alan hukuki düzenlemeler ile globalleşen ekonomik karar mekanizmalar karşısında siyaset mekanizmasının edilgin bir duruma gelmesi Batı'da dahi sıkıntılar yaratan bir durum. Sıkıntının kaynakları ortadadır: 1. "Yönetim düzenlerinin çok başlı hale gelmesi ya da ülke içi iktidarın parçalanması"; ancak buna karşılık "ana politikaların çıkar ve siyasetten hiç de muaf olmayan uluslararası güç dengeleri tarafından belirlenmesi", örneğin IMF, Dünya Bankası gibi "uluslararası merkezlerin kurumlaştırıcı yani ilke koyan iktidar işlevini üstelenmesi"... 2. "Toplumsal ve siyasi denetimin yerini gitgide mutlak kabul edilen yeni normların alması"; fakat "bu normların global ölçekte baskın siyasi güç ve ona paralel olarak baskın iktisadi akım ve uygulamalar tarafından sürekli yenilenmesi"... Bunlar global bir dünya düzenin tartışılan, demokrasi kurumundan katılım mekanizmalarına, yönetim cihazlarından denetim süreçlerine kadar kalıcı etkiler bırakan, kendi içinde çeşitlenen bir talep ve kültür dünyasına karşılık merkezileşen ya da mutlaklaşan ekonomik politikalar ve uluslararası hukuk gibi paradokslar taşıyan yönleri. Bunlar dünyanın sıcak akademik ve siyasi merkezlerinde en yoğun tartışılan, 11 Eylül sonrası ivme kazanan konular... Yüzyıllık modernleşme ve onlarca yıllık demokratikleşme çatışmalarına şimdi de AB meselesi etrafında kilitlenen, AB ve dünyanın gidişatının ya da ana sorunlarının farkına bile varmak istemeyen Türkiye için, belki, bunlar çok uzak zihni ve siyasi meseleler... Ne var ki, aydınıyla, siyasetçisiyle, akademisyeniyle Türkiye bu sorunlara ne denli uzak durursa dursun, bu sorunların içinde kavrulmaktan, bu sorunların etkilerine maruz kalmaktan kendisini kurtaramıyor... Üstelik bu etkiler Türk sistemi tarafından keyfi olarak işlevselleştiriliyor. Örneğin üst-kurul ya da özerk kurul uygulamaları Türkiye gibi ülkelerde başka bir sıkıntıları da ifade etmektedir. Bir kere bu kurumlar bizde özerk değildir. İkincisi siyaset gitgide bu kurumların denetimi için yapılan çatışmaları ifade eder hale gelmiştir. Üçüncüsü bu kurumların toplumsal açıdan temsil kabiliyetleri çok düşüktür. Dördüncüsü siyasetin kontrolünden çıkan her yetki devletin, devlet içindeki asli güçlerin kontroluna girmektedir. Ve bu yeni araçlar, bu ülkede değişim hattından çok, statükonun derinleştirilmesi hattında kullanılmaktadır. Yarın konuya devam edeceğiz...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |