|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Beyrut'ta Al-Mustaqbal gazetesinden sabaha karşı 02:30'da gazete baskıya verilirken ayrılırken, gözler kulaklar hâlâ Ramallah'taydı. İsrail saldırısının eli kulağındaydı. Sabah, 06:45'te gözümüzü saldırı haberiyle açtık... 'Tarihi' Beyrut Zirvesi'nde alınan ve Ortadoğu sorununun tarihinde İsrail'e ilk kez bir 'toplu Arap barış yükümülüğü' sunan kararların haberi daha okurların önüne ulaşmadan, kurumadan, İsrail tankları Ramallah'a ve Filistin lideri Yasir Arafat'ın ikametgahına karşı saldırıya geçti. Bir başka deyimle, 'Sharon'un tankları, Beyrut'tan uzatılan zeytin dalına ateş açtılar'... Ariel Sharon, Arafat'ı 'İsrail'in düşmanı' ilan etti ve dünyadan tecrit edileceğini bildirdi. Birkaç gün önce de, Bush'a Arafat'ı 'öldürmeme sözü verdiği' için 'hata yaptığını' açıklamıştı. Arafat ise, 'kendi topraklarında şehit olmak istediğini' duyurdu. Yani, gelinen noktada 'bu dünya umurunda değil'; Sharon, Arafat'ı öldürebilir ama boyun eğdiremez. Bu manzara karşısında, Beyrut Zirvesi, 'tarihî sonuçları' ile anlamsız mı kaldı? Hayır. Beyrut Zirvesi'ni 'tarihî' kılan, 'Beyrut Deklarasyonu' adıyla ortaya koyduğu 'Barış Planı'nın uygulanabilirliği-uygulanamazlığı değil. Ortadoğu sorununun tarihine yepyeni bir 'parametre' getirmiş olması. Araplar, İsrail'i, 1967 sınırlarının gerisine çekildiği takdirde, bölgede diğer herhangi bir devlet gibi, kabul edeceklerdir. Bugüne dek, birçok Arap ülkesi ve şahsiyeti, -bu arada Filistinliler de- İsrail'in bölgedeki fiili ve 'meşru' varlığını kabullenmiş, hatta Yahudi devleti ile ilişki kurmuşlardı. Ama, Ortadoğu sorununun tarihinde hiçbir zaman, Araplar, İsrail'i 'bölgede kabul' bakımından, bir 'toplu irade' ortaya koymamışlar; bir 'toplu yükümlülük' altına girmemişlerdi. Beyrut'ta bunu yaptılar. Bu yüzden, tarihe 'Beyrut Deklarasyonu 2002' ya da 'Beyrut Zirvesi kararları 2002' gibisinde bir 'belge' bıraktılar. Bundan böyle, İsrail'in (ve daha önemlisi onun varlığının güvencesi haline gelmiş olan Amerika'nın) Arap niyetlerine karşı bir 'moral kozu', 'moral üstünlüğü' kalmamıştır. İsrail'in 'güvenli sınırlar içinde' Ortadoğu'da yaşamasını istiyor musunuz? Öyleyse, İsrail'in 1967 sınırlarına geri dönüşü ve işgal altındaki toprakları 'tümüyle' çekilmesi ile bu mümkün olabilecektir. Zaten böyle bir gelişme, BM Güvenlik Konseyi'nin 1397 sayılı son kararının sözüne de, ruhuna da uygundur. Sharon hükümetinin, Beyrut kararlarına olumlu yanıt vermesi, 'zihniyeti' açısından mümkün değil. O yüzden, 'Beyrut barış girişimi'nin 'üçlü adresi' var: Amerikan Yönetimi, İsrail halkı ve dünya Yahudiliği... Bu üçünün önünde, 'Arap barış önerisi'ne tutunabilme şansı bulunuyor. Buna tutunabildikleri ölçüde, Sharon hükümetinin sonu gelir ve Ortadoğu'da 'barış umutları' korunabilir. Ortaya çıkan tablo, Amerikan Yönetimi'ni politika değişikliğine mecbur kılacak nitelikte. Amerika'nın 'körcesine' Sharon hükümetini arkalamaya devam etmesi, bölgede can ve kan kaybının devamından başka hiçbirşeye yaramayacak. Önümüzdeki günlerde, Arap barış girişiminin başını çekmiş olan Suudi Arabistan Veliahdı Emir Abdullah'ın Teksas'ta Bush ile yapacağı görüşmelerin sonucu, bölgenin yakın geleceği açısından belirleyici olacak. Uluslararası politika sahnesine çıkan 'Arap barış planı'nı, 'Araplar üzerinden' Amerikan Ortadoğu politikasının önüne çıkarılan bir 'Avrupa Ortadoğu barış planı' ya da 'Avrupa Ortadoğu politikası' olarak da anlamak ve yorumlamak gerekiyor. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, esas olarak, 'Amerikan alanı' addedilen Ortadoğu'da, Amerikan politikasıyla çelişen bir yaklaşıma sahip olan AB'ye rol bırakılmıyordu. 'Beyrut Deklarasyonu' bu bakımdan, 'AB onay belgeli' ve böylece 'Beyrut Deklarasyonu' altına imza koyan Arap Birliği'nin temsil ettiği coğrafyayı çok aşan bir 'jeopolitik zemin'e oturmuş oluyor. Beyrut sonuçlarının, Türkiye'yi 'zımni' bir açmaza sokan boyutu da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Türkiye, Beyrut kararlarıyla birlikte mi değil mi? Üstelik, Beyrut'ta Türkiye bakımından en çarpıcı sonuçların başında, Irak-Kuveyt uzlaşması ve Irak-S.Arabistan barışması geliyor. Dolayısıyla, Türkiye'nin isteksiz davrandığı Irak'a karşı bir 'muhtemel Amerikan askeri harekatı'nın hesapları, Beyrut'tan sonra biraz daha karışmış durumda. 'Amerikan şahinleri', Kuveyt ve S.Arabistan'dan ziyade Irak'a saldırı için Türkiye'ye daha fazla muhtaç duruma kendiliğinden kayacaklar. Türkiye nerede, nasıl duracak? Türkiye, bir yandan İsrail tarafından 'stratejik müttefiki' olarak algılanıyor. Bir yandan da, İsrail'le mercimeği fırına veren kurumlar, Avrupa Birliği'ne karşı Amerika'ya yaslanma tasarımındalar. Böyle bir politika, önümüzdeki dönemde Türkiye'yi, bir 'siyaset budalası asker'den başka bir görüntü vermeyen Sharon'un sonuç alması imkansız, barışa kapalı, saldırgan politikasının 'stratejik ekseni' olmak gibi 'çirkin' bir görüntü ile başbaşa bırakabilir. Beyrut'ta açılan 'yeni sayfa', Türkiye'nin vakit geçirmeksizin, pozisyonlarını Avrupa Birliği ile 'uyum haline sokması' gereğini ortaya koyuyor. Bu arada, Beyrut'tan çıkan 'barış girişimi'nin, yine Beyrut kararlarında hararetle desteklenen Filistin halkının 'İntifada'sının gücüne ve önlenemez enerjisine dayandığını kaydetmekte yarar var. Bunun nasıl bir şey olduğunu, eski bir komutan olan İsrail barış yanlılarının ileri gelenlerinden Uri Avnery'nin önceki gün IHT'de yayınlanan 'Arafat bir düğmeye basmakla bombacıları önleyemez' başlıklı yazısından anlamak mümkün. Bazı gözlerin açılmasını sağlayabilecek için yazının tümü için sözü Uri Avnery'ye bırakıyorum: "Bir halkın tümü hınçla dolup taştığı vakit, tehlikeli bir düşman haline gelir; çünkü hınç emir dinlemez. Böyle bir hınç milyonların yüreğine yerleşirse, bir düğmeye basılarak durdurulamaz. Böyle bir hınç kabından taştığı vakit, öfkenin gücüyle beslenen intihar bombacıları yaratır. Hayatından vazgeçme noktasına gelen bir insan, bozulmuş zihninin kendisine dikte ettiği herhangi bir şeyi yapmakta serbesttir. İntihar bombacılarının bazıları amaçlarına ulaşamadan ölüyorlar ama bunlardan yüzlercesi, binlercesi varsa, hiçbir askeri araç güvenliği sağlayamaz. Genelkurmay Başkanı General Shaul Mofaz'ın geçen ay boyuncaki eylemleri, bu hıncı misli görülmemiş bir dereceye getirdi ve ister üniversite profesörü, ister bir sokak çocuğu, ister bir ev kadını, ister lise öğrencisi bir genç kız, ister bir solcu veya bir köktendinci olsun; her Filistinlinin yüreğine yerleştirdi. Tanklar, bir şehrin merkezine dalıp gelişigüzel her yöne ateş ederek bütün bir nüfusu paniğe sevkedince, çaresiz bir hınça da yol açarlar. Askerler, bir evin duvarını yıkıp bir ailenin oturma odasına girerek çocuklar ve yetişkinlerin şoka girmesine neden olarak, bir hayat boyu zorlu bir çalışmanın ürününü yok edip mal varlıklarını tahrip ettikleri ve ardından bir sonraki dairenin duvarını yıkıp orayı da darmadağın ettikleri vakit, çaresiz bir hınça da yol açarlar. Subaylar ambulanslara ateş emri vererek, yaralıların hayatını kurtarmakla meşgul doktorları öldürdükleri vakit, çaresiz bir hınça da yol açarlar. Ve, sonradan ortaya çıkar ki, hınç, o kadar da çaresiz değildir. İntihar bombacıları, öldürülen her İsrailliden, asker ya da yerleşimci, otobüsteki bir kız veya bir diskotekteki genç, mutluluk duyan bütün bir halkın desteğini alarak, intikam için öne fırlarlar. İsrailliler bu feci olgu karşısında aptala dönmüş durumdalar. Anlayamıyorlar çünkü Filistin şehirleri ve köylerinde neler olup bittiğini bilmiyorlar (ve belki de bilmek istemiyorlar). Gerçekten ne olup bittiğinin sadece zayıf yankıları onlara ulaşabiliyor. İtaatkar medya enformasyonu ya bastırıyor veya sulandırıyor. Generaller, anlamadıkları bir mücadeleyi çaresizce seyrediyor ve gerçeklerden kopmuş küstah açıklamalar yapıyorlar. 'Onlara bir ders verdik' veya 'Terörizmin altyapısını ezdik' gibilerinden bildiriler, yaptıklarının ne olduğuna ilişkin çocukça bir anlayış eksikliğini gösteriyor. Sevgili kardeşi öldürülmüş, bir vandalizm orjisinde evi yıkılmış, çocuklarının gözünde ölümcül biçimde aşağılanmış bir insan, pazara gidip bir tüfek satın alıyor. Bu tür nefret şimdi her yerde. Silahlı insan grupları Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin bütün şehirleri ve köylerinde dolanıyorlar. Bu gruplar hiçbir örgüte mensup değiller. Fetih, Hamas ve İslami Cihad'ın üyeleri biraraya gelip saldırı planı yapıyorlar ve mevcut kurumlar umurlarında değil. Her kim Yasir Arafat'ın bir düğmeye basıp bunu durdurabileceğine inanıyorsa, hayal aleminde yaşıyor demektir. Arafat, her zamankinden ziyade tapılırcasına sevilen lider ama bir halk öfkeyle dolup taşmışsa, o da bunu durduramaz. Olabileceğin en iyisi, düdüklü tencerenin yavaşça ısı kaybetmesi. Eğer halkın çoğunluğu onurlarının tekrar yerine getirileceğine ve kurtuluşlarının güvence altına alınacağına ikna edilirse, bu olabilir. O durumda 'teröristler'e kamusal destek azalacaktır. Tecrit olacaklar ve ortadan kalkacaklar. Geçmişte böyle oldu. Oslo döneminde de saldırılar vardı ama bunlar muhalifler ve fanatikler tarafından yapılıyordu ve bunlara yönelik kamusal soğukluk, verdikleri zararı sınırlı tutuyordu. İsrailli subaylar gibi, Amerikalı politikacılar da ne yaptıklarını bilmiyorlar. Eğer çok öne çıkan bir Başkan Yardımcısı Arafat ile görüşmek için aşağılayıcı şartlar dikte ederse, yangına benzin dökmüş olmaktadır. İşgal altında çile çeken bir halka ilişkin anlayışsız olan bir insana, en iyisi, ağzını kapatması tavsiye edilmelidir. Çünkü öylesine her aşağılama düzinelerce İsrailli'yi öldürtüyor. Zira, intihar bombacıları kuyruğa girmiş durumdalar."
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |