|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Gençler hâtırat yazmazlar, yazamazlar; zira gençlerin hatırlayabilecekleri ve/veya yazabilecekleri miktarda bir mâzileri yoktur. Hâtırat yazmak, evvelen yaşlıların işidir; yani yazmak istediklerinde işe yarayabilecek hâtıralara sahip olanların... Saniyen, geçmişleriyle, daha doğrusu kendileriyle hesaplaşmak, mâzilerinin muhasebesini yapmak zaruretini duyanların... Sâlisen, mağlupların, siyaset içinde değil, hayat karşısında mağlup olanların, mağlup olmaya değecek bir hayatı yaşamış olanların... (Süleyman Demirel'in veya Erbakan Hoca'nın henüz hâtıralarını kaleme almamış olmaları calib-i dikkat değil midir? Öyledir; zira siyaset oyununda fiilen taraf olduklarını düşünenler kolay kolay hâtırat yazmazlar, yazamazlar.) Biz yine hâtıraların içinde dolaşmaya devam edelim ve dün kendisinden bir nebze bahsettiğimiz Abidin Nesimi'nin hâtıratından ibret-âmiz bir bölüm daha okuyalım. Aşağıdaki bir kısmını alıntılayacağımız mektup, devrin Nafia Vekili merhûm Tevfik İleri'ye hitaben yazılmış olup kendisi tarafından da daha sonra Yassıada duruşmalarında bahis mevzûu edilmiştir. Mektubun ehemmiyetini artıran husûslardan biri de hiç kuşkusuz yazılış tarihi: 8 Mayıs 1960. Yani ihtilalden yaklaşık 20 gün önce kaleme alınmış olması. (Muhterem eşinden bizzât dinlemiş olduklarımı da nazar-ı itibara alarak söylemeliyim ki keşke Tevfik İleri merhûm da hâtıralarını yazmış olsaydı, olabilseydi. İşte belki o zaman aşağıdaki mektup bir başka tatta okunabilirdi.) - "Belki hatırlayacaksın, 1950'de iktidara ilk geldiğiniz devrede, politikanı beğenmediğimi, en geç 1962'de fizik vücudunun dahî imhası muhtemel olduğunu, üzülerek bir arkadaş sıfatıyla yazmıştım. O mektubumun mesnedi kısaca şu idi. Türkiye Tanzimat'tan bu yana kendi gelirleriyle geçinememektedir. Türkiye varlığını büyük devletler arası rekabetten faydalanarak, onlardan borç alarak geçinmektedir. Fazla para sızdırmak için, Tanzimat'tan bu yana daima fındıkçılık etmişizdir. Türkiye bir gün gelecek Amerika'dan daha çok para sızdırmak için Sovyetlere kur yapacaktır veya Amerika ile Sovyetler Yakındoğu politikalarında bir anlaşmaya varacaklardır. "Bu iki şıktan birinin tahakkukunda, komünist düşmanlığında veya Sovyet aleyhtarlığında ileri gitmiş olanları feda etmek millî bir zaruret olacaktır. O zaman DP iktidarda olsa bile seni fedadan çekinmeyecek ve bütün suçları sana yükleyecektir. Zira ne Başvekilin, ne de Başvekil yardımcısının, ne İç, ne de Dışvekillerinin, yani ilgili Bakanların göstermediği bir gayretkeşliği, yani komünizm düşmanlığını hiçbir sebep ve zaruret yokken yaptın, bütün alâkayı üstüne çektin. Halbuki ilgili makamları işgal edenler beşerî bir süpleks gösterdiler. İşte şimdi yukarıda kaydettiğim şartlar tamamen tekevvün etti. Amerika ile Sovyetler anlaşmak üzeredir. "Bu yeni devre politikasını -artık müsaadenizle yazayım- DP temsil edemez. Allahına hamdet ki Menderes yakın tarihlere kadar Sovyet düşmanlığında ısrar etti. Yoksa, pekâlâ, "Biz de eskiden beri Sovyet dostu idik, fakat Tevfik İleri gibi düşünenler Parti'de ekseriyette olduğu için, böyle bir yol tutmuştuk" deyip seni ve daha birkaç kişiyi tasfiye edebilirlerdi. Nitekim Atatürk, İngilizlerle anlaşmaya memur ettiği Bekir Sami ve Nihad Reşad'ı, Sovyetlerle anlaşma olunca feda etmekten kaçınmadı. Türkiye Komünist Partisi kurucularından Refik Koraltan, bizzat kendi muavinini (Kayseri ikinci başkanını, zira kendisi Kayseri birinci başkanıydı) İstiklâl Mahkemesi'nde sigaya çekmişti. "Demek istiyorum ki dış politikada bir değişiklik mukadderse, DP liderleri seni feda edip İsmet Paşa'yla veya Sertel'lerle anlaşabilirler. Fakat, şansın varmış, bu iki ihtimal de şimdi bertaraf edilmiş, DP liderleriyle tam bir mukadderat birliği halindesin. Onların seni, senin onları terketmesine imkân yok. Allah sonunuzu hayreylesin!" (Yılların İçinden, s. 262-263) Bu sütunda defalarca yazdım; yine yazayım: Türkiye'nin iç siyasetinde dikkate almayı gerektirecek derecedeki herhangibir teşebbüsü açıklamayı/yorumlamayı deneyecek olanlar, olup bitenlerin dışarıda ne anlama geldiğini de açıklamaları gerekir; yani dışarıda anlamı olmayanın içeride de anlamı olmaz. Aksi takdirde "millî zaruretlerin" bir anlamı olur muydu?!?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |