T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Kan tutması

Cuma Müslümanların özel günü. Museviler için daha da özel saymamız gereken 'Şabat' da cuma akşamı başlar. Dün cumaydı, ama Filistin'de yaşayan Müslümanlar güne özellik katan cuma namazına gidemediler. Gidemediler, çünkü, 'Şabat' başlayınca kendilerini her türlü dünya meşgalesinden kesmesi gereken Museviler'in tanklar eşliğinde yürüttükleri kuşatmada ağır bombardıman altına düştüler...

Dünün bir başka özelliği de, Ortadoğu'da yaşayan insanların, umutlandıran bir haberle güne uyanmalarıydı: Kötü başlayan Beyrut'taki Arap Zirvesi ikinci gününde uzlaşma getirmiş, Suudi Arabistan veliahdı Abdullah'ın formüle ettiği ve ABD'den Türkiye'ye geniş kabul bulmuş 'barış paketi', zirve kararı haline dönüşmüştü. Yaser Arafat'ın Ramallah'taki karargâhına yönelik İsrail saldırısı, bir gün önce zirvede ulaşılan uzlaşmayı anlamsız kılmadı sadece, Ariel Şaron'un 'barış' diye bir derdi bulunmadığını da gözlere soktu.

İsrail'in Filistinli hedefleri tahrip edecek bir güce sahip olduğundan kuşku duyan var mı? Herhalde yok. Dişine kadar silâhlı, erkek-kadın genç-yaşlı herkesin asker olduğu bir ülke İsrail. Karşısında ise bağımsız bir ülkenin düzenli ordusu değil, kendisinin izin verdiği çakaralmaz tüfeklerden öte silâhı bulunmayan Filistinliler yer alıyor. Arafat'ı istediği zaman öldürebilir, bütün Filistin önderliğini ortadan kaldırabilir, Araplar'ın yaşadıkları mahalleri tanklarıyla yerle bir edebilir İsrail...

Arafat'ın Ramallah'taki karargâhına İsrail'in düzenlediği tanklı saldırı elbette sürpriz değil. Beyrut zirvesinden 'uzlaşmazlık' çıkmasını bekliyordu Şaron ve ilk gün yaşanan şaşkınlığı, arzusuna ulaşabileceği biçiminde yorumladı. Zirveden çıkan 'Abdullah planı çerçevesinde barışı zorlama kararı' Şaron'un elini zayıflattı. 'Barış' sözcüğünü duyunca şeytan çarpmışa dönen, hayatını "Filistinlilerden arındırılmış bir İsrail" hülyasıyla geçirmiş Ariel Şaron, Beyrut Zirvesi'nden çıkan karar üzerine 'kâbus senaryosu'nu uygulamaya koymuş oldu.

İsrail'de Şaron'un başını çektiği uzlaşmazlık cephesi, daha önce düşünülemeyecek şu son gelişmeyi, 11 Eylül uğursuz saldırılarının sağladığı moral zeminde gerçekleştirdi. Yıllarca, "İslam=terör" safsatasını kabul ettirmek için çalışan cephe, ABD'nin kapıldığı öfkeyi, o eşitliği zihinlere sokmak için istismar etti. Cephe, işi, dünyanın belki de en 'uzlaşmacı' siyasi figürlerinden biri olan Arafat'ı "terörist" ilân etmeye kadar vardırdı.

Oysa, İsrail'in hedef olduğu 'intihar saldırıları' ile 11 Eylül eylemleri arasında ne doğrudan ne de dolaylı bir ilişki bulunduğu söylenemez. Kendilerini birer 'canlı bomba'ya dönüştürecek biçimde motive eden, Filistinliler'in etraflarında buldukları şartlar... Yıllardır sözünü işittikleri 'barış', Filistinli kitleye onurlu bir çıkış getirmedi. Oslo ile başlayıp Madrid'le devam eden süreç, beklendiği gibi, bir 'Filistin Devleti' doğurmadı. Tersine, dünkü saldırıların açıkça ortaya koyduğu üzere, Filistinliler, güçlü İsrail ordusu karşısında 'rehin' durumdalar. İsrail, güç kullanarak keyfi tavrını kabule zorluyor Filistinliler'i; "Hayır" cevabını saldırı sebebi yapabiliyor.

Filistin'de meydana gelen bu son gelişme, sadece orada yaşayanları, ya da bölge insanlarını ilgilendirmiyor; bütün İslâm Dünyası olan-biteni yakından izliyor, izlemek zorunda. İsrail'in saldırgan tutumunun, içinde tasvip anlamı da taşıyan bir sessizlikle karşılanması, çok geniş bir coğrafyayı dışlanmışlığa itecek ve yeni ihtilâflara açık hale getirecektir. Dünya, Filistin'de yaşanan saldırganlığa, bu yüzden de, sessiz kalmamalı.

İlk görev, olup-bitenden doğrudan etkilenen İsrail toplumuna düşüyor; Şaron'un saldırgan tutumuna karşı, İsrail toplumu, daha sert tepki vermelidir. İkinci görev, İsrail'in güçlenmesinde payı olan, Şaron'un yüz bulduğu Washington'a ait; George Bush yönetimi dünyayı kana bulama istidadı taşıyan bu gelişmeye karşı sert bir tavır almak zorunda. İsrail'le 'stratejik ortak' haline gelmiş, en son 668 milyon dolarlık tank modernizasyonu ihalesiyle Şaron yönetimine destek çıkmış Türkiye de, son saldırganlıklar ışığında, ittifak bağlarını yeniden gözden geçirmelidir.

İsrailli barışseverler, İsrail'in en yakın dostları ABD ve Türkiye, bütün dünyayı kana bulayabilecek bu uğursuz gelişmeyi durdurmak için ellerinden geleni yapmalı.

Yoksa hepimizi kan tutacak.


30 Mart 2002
Cumartesi
 
FEHMİ KORU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED