|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Nevşehirli Muammer, pilavlı sac kavurmasıyla Beykent tekelini deldi. Tekel dediğim, üniversite çevresindeki iki üç lokanta. Bunların özelliği, 'ev yemekleri' yapmaları. Her yemekten az miktarda ve küçük tencerelerde pişirildiği için gerçekten lezzetli oluyor. Bu yüzden, pasajdaki diğer birkaç dükkânda kaç lokanta açıldıysa, en fazla bir ay dayanabildiler. Beykent tekeli, devlet desteğiyle değil, çoğunluğu bayan olan girişimcilerin zeka ve becerileriyle oluştu. Muammer, fark yaratmasını bilen genç bir girişimci. Sadece 'ev yemekleri' ile yola çıksa, biraz ilgi çeker, fakat muhtemelen tekeli yaramazdı. Atı alan Üsküdar'ı geçmişti çünkü. Önce vitrinini düzeltti dükkânın, iki hanım oturtup mantı ve gözleme yaptırmaya başladı. Ardından sac kavurmaya geçti. Akıbeti şimdiden belli: Muammer, adı gibi muammer (uzun ömürlü) bir işletmeye sahip oluyor. Bir gün çok ünlü olursa, Muammer'in hikâyesini kitaplaştırır, Hayati Bayrak'a neşrettiririz! Muammer'in sac kavurmasını yiyip döndüğümüzde, Yusuf Balcı'nın gönderdiği öğretici bir tabloyu elektronik postamda buluverdim. Daha önceki yazılarımda, özellikle Warren Bennis ve Henry Mintzberg'ten hareketle hazırladığım tablodan biraz daha ayrıntılı. O tablonun özeti şu cümleydi: "Yönetici işi doğru yapar; lider doğru işi yapar!" Bu tabloda, yönetici ve lider kavramlarına ek olarak, Lider-Yönetici kavramı geliştirilmiş. Alıcı gözle irdelemekte yarar var.
Pabuçlarınızı Ramazan'a boyatın!
Aşağıdaki yazıyı Z. Sevinç ve F. Elmalı ayrı ayrı göndermiş. Olayı ilk kim yaşadı bilmiyorum, ama hem Türkiye'nin ekonomi politiğini kavramak, hem muhtaçlarla hemhâl olma duyarlılığımıza katkıda bulunmak üzere aynen aktarıyorum: Bilenler bilir, Maslak Migros'a inen bir yokuş vardır, üstünde Pabetland'ın falan olduğu, işte tam o yokuşun alt kısmında, kaldırımın kenarında küçücük bi 'adam' oturuyordu. Ben geçerken, hava feci soğuk, çocuğun üzerinde ince bir mont, kapişonu kafasında ve elinde küçük bir boya sandığı öylece oturuyordu.. Yorulup oturmuş sandım, dönüşte uğrarım dedim... Yarım saat sonra yokuşu çıkarken yine orda, belli üşümüş. Hem derdini anlayayım hem de ayakkabı boyatmak bahanesiyle katkım olsun diye "Kaça boyuyorsun" dedim... "500 dedi" Hadi bakalım deyip uzattım ayakkabıyı... Başladı işine, elleri küçücük ama... Ramazan 9 yaşındaymış, 3. sınıfa gidiyormuş. Annesi hasta, babası sıvacı ama şu sıralarda çalışmıyormuş. Memlekette iş yok, ne demekse 'kriz' varmış. Üç kardeşler, Ramazan ortancası ama evde tek çalışan o. "Rahatsızlandığı zamanlar" abisi onun yerine çalışıyormuş.. O işini yaparken bi yandan da lafladık, çarpım tablosu çalıştık, elimdeki poşetlerden verdim altına, taşa oturmasın diye.. Sabah 9'dan beri orda öylece müşteri bekliyormuş, dışardaki soğukta durmanın imkanı yok, o sabahtan beri orda.. Ara sıra rahatsızlanmasının sebebi ortada.. Minicik adamın, kocaman hayalleri
Migros'un girişinde veya alttaki Toys r Us'ın önündeki kapalı yerde niye durmuyor acaba diye sordum, kovmuşlar oralardan.. O da çaresiz kendi aklınca en uygun yerde bekliyormuş.. Yanlış anlamayın, hiç öyle cingöz falan değil, sabahtan beri ilk müşterisi benmişim, ki saat 16.00 gibiydi. Geçenler sevimliliğine gülüp geçiyorlar ama ayakkabı boyatan da yok. Ve şimdi sıkı durun, eve destek tabii ki Ramazan'ın asıl işi, ama bir arzusu daha var: 23 Nisan gösteri kıyafetinin eksiklerini tamamlamak... Söylemeye utanıyor ama, temsilde prens olacakmış... Bişey diyemedim, boğazım zaten düğüm, sana yeni müşteriler de göndereceğim Ramazan dedim, hafta içi gelip hem ayakkabı boyatacağım, hem de çarpım tablosunu sormaya devam edeceğim... Doğrudan elbiselerini almak da var, ama hayır, madem Ramazan çalışarak almayı aklına koymuş, işine yardımcı olunacak o zaman...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |