|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Video teybin "hızlı oynatım" tuşu devrede... Monitörden, birbiri ardına, normalin üç-dört katı hızda görüntüler gelip geçiyor. Kurgucu Murat Önal, teknik yönetmen Adem Özkul, yapımcı İhsan Toy... Hepimiz kurgu setinin başında, ruhen uyuşmuş bir vaziyette, 2002 yılının Türkiyesi'nde çekilmiş muhtelif insan manzaralarını izliyoruz. Ekranda "bizim kızlar" var, yani "başörtülüler"... İtilip kakılıyor, aşağılanıyor ve okul kapılarında kurbanlık koyunlar gibi bir oradan bir oraya sürülüyorlar. Ağlayan, bağıran, sinir krizi geçiren öğrenci kızlar ve içlerinden bazılarının başörtüsünü zorla çıkartmaya çalışan polisler... Bu noktada, ekip arkadaşımız İhsan ortamdaki sessizliği dağıtarak, "Maraş'taki Sütçü İmam heykelini bilen var mı?" diye soruyor. İhsan aslen Maraşlı. Bu nedenle, Sütçü İmam'ın ve "Kahraman" Maraş'ın kurtuluş mücadelesini gayet iyi bilen biri. Benim de Maraş'a bir kaç kez gitmişliğim var; ancak heykeli o an için çok net bir şekilde hatırlayamıyorum. "O heykelde, Sütçü İmam'ın, Türk kadınlarının başörtüsüne saldıran küstah Fransız askerine ateş ettiği an tasvir edilmiştir" diyor İhsan... Tekrar derin bir sessizliğe gömülüyoruz. Monitördeki görüntüleri izlemeyi sürdürürken, benim aklımdan, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın bir başka simgesi, aynı zamanda bir "Teşkilât-ı Mahsusa" ajanı da olan rahmetli gazeteci Hasan Tahsin geçiyor. Yıllar öncesinde okuduğum "İnkılâp Tarihi" ders kitaplarından, onun da İzmir'de Yunanlıların yerel halka yönelik benzer bir tecavüzüne karşı direnirken şehit edildiğini hatırlıyorum. Ülke olarak, topu topu 80 yılda nerelerden nerelere gelmişiz de haberimiz olmamış... Bir süre sonra içimizi fenalıklar basıyor ve kaseti video cihazından çıkartıp başka bir kaset takıyoruz. Bu sefer hedeftekiler yalnızca öğrenci kızlar değil; anne ve babaları da aynı aşağılama furyasından nasibini almakta. Hayli sinirli bir emniyet müdürü, kolu kanadı kırılmış yaralı bir ceylan gibi evladını korumak için ümitsizce çırpınan başörtülü bir anneyi yere düşürüyor; ardından da var gücüyle bağırıyor: "Geri zekalılar, kendinizi bir bok mu sanıyorsunuz!" O geri zekalı kadının oğulları da -pek muhtemeldir ki- Şemdinli ya da Çukurca'da komando olarak görev yapmakta. Hoş, belki onunkiler değilse bile, yanındaki bir başka annenin çocukları mutlaka oralarda bir yerlerdedir. Çünkü, vatan savunmasını teslim ettiğimiz Mehmetçikler'i "uzaydan" ithal etmiyor bu ülke. Onları bizzat bu kadınlar doğurup büyütüyor... Bu arada, görüntüleri ekranımıza yansıyan babaların hâli de içler acısı. "Evinin reisi" konumundaki kocalar, "aile ocağının büyüğü" konumundaki babalar, çocuklarının ve eşlerinin gözlerinin önünde güvenlik güçleri tarafından iki paralık ediliyorlar. Yakalarından tutulup tartaklanan, küfürler yiyen, yerlerde sürüklenen karizması sıfırlanmış babaları izliyoruz sessizce... Derken bir başka kaset daha... "Derin devlet" tarafından üniversitelerden birinin başına getirilen ruhu pörsümüş bir faşist, kameralar karşısında mıymıntı mıymıntı konuşuyor: "Üniversiteye gerici akımları sokmayacağız! Bizler laikliğin bekçisiyiz!" Ulan, bizim tanıdığımız Mustafa Kemal Paşa sizin gibi kişiliksiz, kalitesiz ve ciğeri beş para etmez adamların o bilim yuvalarının başına getirildiğini görseydi, önce seni, ardından da seni o makama getirenleri eşek sudan gelinceye kadar döverdi be! Sizler -eğer bu ülke normal koşullarda yönetiliyor olsa- Mustafa Kemal Atatürk'ün adını ağzınıza alabilecek çapta adamlar mısınız? Bu gibi yalakalar Gazi hayattayken bizzat O'nun çevresinde de bol miktarda bulunuyordu ve Atatürk onları -gözbebeklerinin içine bakarak- kıdemlerine ve kaşarlanmışlık düzeylerine göre "0"dan geriye doğru puanlandırıyordu. Ama maalesef Atatürk artık hayatta değil; şimdi yalnızca onun mirasını yağmalayan ve kendilerini hiç utanmadan sıkılmadan "Atatürkçü" diye tanımlayan kalabalık bir rantçı sürüsü var toplumsal arenada. Onlar da Cumhuriyet'in kurucusu adına bol bol ahkâm kesip duruyorlar. "Devlet düşmanları" (!) üzerine bir belgesel
Mart ayının başlarından bu yana, benim için çok özel anlamlar taşıyan bir film projesinin çekim çalışmalarını yürütüyorum sevgili dostlar... Bu bir belgesel; adı da "Semavî Dinlerde Kadın ve Örtünme"... Yönetmenlik serüvenim boyunca yapımını üstlendiğim hiç bir belgesel film çalışması, beni son haftalarda birbiri ardına tanık olduğum bu yıkıcı görüntüler kadar zorlamamıştı doğrusu... Bir kere, bu konuyla aramda derin bir duygusal bağ var. Çünkü, benim eşim de Türk toplumunun "zencilerinden" biri, yani başörtülü bir bayan. Onunla evlendiğim ilk yıllarda, devletin içinde yuvalanmış kimi güç odaklarındaki bu amansız başörtüsü nefretinin nelere mâlolduğunu, sayıca zaten bir hayli sınırlı olan yetişmiş insan kaynağımızın nasıl acımasızca tarûmar edildiğini bugünkü kadar dehşetli şekilde idrâk edemiyordum. Yıllar ilerleyip, yaşanan bu sürecin hayat arkadaşımın ruhunda yol açtığı o ağır yıkımı gözlemledikçe, toplum olarak ne tür bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu giderek daha iyi anlamaya başladım. Evet; bizler inançlı kadınlarımızın gönlünü, bir daha tamir edilmemek üzere kırmıştık. Onların geleceğe dönük bütün ideallerini yıkmış, toplumda etkin bir rol üstlenme yönündeki o naif, iyi niyetli gayretlerini, topu topu bir kaç yıla sığdırılan sistematik bir operasyonla yerle bir etmiştik. Tabii, benim kastettiğim bu kadınlar "Akmerkez", "Dedikodulu Meyhane" ya da "Papermoon" kadınları değil; tipik "Türk orta sınıfı" kadınları... Yani annelerimiz, ablalarımız, eşlerimiz, komşularımız, nişanlılarımız... Yani, hemen hemen bütün bir Anadolu kadını! Yoksa, Bakan'ın oğluyla nişanlandığı gün nişanlısını evli bir erkekle boynuzlayan, onunla Bodrum'a eğlenmeye giden, zil zurna sarhoş olup bar kapılarında bodyguardlardan dayak yiyen ultra-modern sosyetik güzellerimizi analiz etmek bizleri daha kafadan aşar. Onları zaten her akşam bol bol analiz eden usta analistlerimiz var. Velhasıl kelâm, konuyu dağıtmayalım; benim hatun matematik zekası oldukça iyi, özellikle fizik bilimine çok meraklı bir öğrenciydi. "Öğrenciydi" diyorum, çünkü malûmunuz son bir kaç yıldır bütün üniversitelerimizde dindarlara yönelik olarak "balans ayarları" yapılmakta. Kendisi de, zamanında saçlarını erkek arkadaşlarına göstermeyi reddettiği için, okumakta olduğu fizik bölümünden atılmıştı. Onunla bu olayın bir kaç yıl sonrasında tanışıp evlendik. Eşimin pozitif bilimlerdeki özel yeteneğine, yıllar içinde, arkadaşlarına ya da komşularımızın çocuklarına fizik ve matematik anlatış tekniğini izledikçe çok daha yakından tanık olacaktım. Bu insan "bilim üretmek için" doğmuştu. Ancak, devlet, şimdiye dek onbinlerce genç insana yaptığı gibi, müstakbel bir bilim kadınını gözünü bile kırpmadan çöpe atmıştı. Sonuçta, eşim fakültesinde çok başarılı bir akademisyen ya da ortaöğrenimde iyi bir lise öğretmeni olabilecekken, şimdi evde bana "imambayıldı" pişiriyor! Gerçi ülkemiz bir fizikçiyi kaybetti, ama olsun. Bunun kimileri için zerre kadar bile önemi yok. En azından vatan toprakları bir gericiden daha kurtulmuş oldu ya, bu onlara yeter! Bir yudum özgürlük için
Kendilerini "kaos lordları" olarak tanımladığım yönetici bir zümre, mütedeyyin Türk ailesinin duygu dünyasına milyonlarca ışık yılı uzaktaki bir yerlerde -kendi özel gezegenlerinde- ikamet ettiklerinden, tebâlarında yaşanan trajedilerden pek fazla haberleri olmuyor doğal olarak. Bu yüzden de onlara zaman zaman "derin Anadolu"dan ufak tefek havadisler sunmak gerekiyor. Farkında mısınız bilemiyorum saygıdeğer beyler, şu ünlü başörtüsü yasağınızın sınırları öyle noktalara dayandı ki, dînî emirlere uygun bir hayat sürmeye çalışan kadınların büyük bir bölümü artık çıldırmanın eşiğine geldiler. Zaten büyük bir kısmı da çoktan aklî dengelerini yitirdiler ve halen psikiyatri kliniklerinde tedavi görmekteler. Bu arada, yasaklarınızın yol açtığı ailevi huzursuzluklar, boşanmalar, okuldan ayrılmalar ve atılmalar da tam gaz sürüyor. Yani, özetle Türk toplumunun en güçlü moral değerlerini darmadağın etmeyi başardınız. Bilindiği gibi, kısa bir süre önce başörtülü olarak ehliyet kursuna gitmek ve başörtülü fotoğrafla ehliyet almak da yasaklandı. Yakında pasaport fotoğraflarında da aynı uygulamanın başlayacağını tahmin ediyorum. Böyle bir karar çıktığında ise hiç şaşırmayacağım; aksine pek çoğumuz için daha hayırlı olacağını düşünüyorum. Çünkü, son yıllarda canından bezen bir çok dindar insan, o güne kadar binbir güçlük içinde elde ettikleri kariyerlerini bozuk para gibi harcayıp bir yudum fazla özgürlük tadabilmek için Batı ülkelerine kaçıyor. Pasaport için çektirecekleri başı açık bir fotoğraf, budiyarda görecekleri en son hakaret olacak en azından... Öyle anlaşılıyor ki, önceden belirlenmiş özel bir takvim doğrultusunda -en son aşama olarak- yakın gelecekte bakkala, markete, tiyatroya ya da sinemaya girişlerde de benzeri türden sınırlamalar getirilecek. Kaos lordları nabız ölçerek ilerliyor. Toplumsal mukavemet umdukları kadar sert olmazsa, dayıyorlar yeni bir yasağı! Sözgelimi şu anda kimi resmî kurumlardaki düğünlere, yemin törenlerine ve eş-dost ziyaretlerine gidemiyor başörtülü anneler, kardeşler, eşler... Ama çocuklarını vatan savunmasına davul-zurna ile göndermeyi sürdürüyorlar! Çünkü çok güzel ve vefakâr bir milletiz biz... Birkaç idealist adam
"Başörtüsü yasağı" sorununu bir belgesel film ile kamuoyunun gündemine taşıma fikri, Tüm İlahiyat ve Yüksek İslâm Enstitüsü Mezunları Derneği'nin (TİYEMDER) Genel Başkanlığını yürüten değerli ağabeyimiz Selahattin Yazıcı tarafından ortaya atıldı. Yurt içinde ve dışında çeşitli mecralarda gösterilecek olan bu filmi yapmaktaki temel amacımız ise, dindar olmanın "dünyadaki en berbat şey" olarak sunulduğu belli bir dönemi sinemanın o eşsiz anlatım gücüyle kayıt altına almak. Ve asla unutulmamasını sağlamak! Altını çizerek belirtmeliyim ki, Sevgili Yazıcı'nın ve TİYEMDER'in çatısı altındaki diğer idealist insanların maddî-manevî destekleri olmasa bu proje asla hayata geçemezdi. Çünkü muhafazakâr kesimin 28 Şubat'tan bu yana içinde bulunduğu o sinik ruh hâli, hepimizin malûmû... Bu proje kapsamında, ekibimizle birlikte 2 bin kilometre dolayında yol yapıp, yaklaşık 40 saatlik çekim gerçekleştirdik. Amacımız, Musevilikten İslâm'a kadar dek uzanan geniş bir yelpazede, tüm semavî dinlerin kadına ve kadın tesettürüne bakışını ortaya koymaktı. Bu kapsamda, Türkiye Musevileri Hahambaşı İshak Haleva'dan, dinler tarihi alanında Türkiye'nin en önde gelen isimlerinden biri olan Prof. Dr. Ömer Faruk Harman'a, Vatikan'ın Türkiye'deki en kıdemli katolik rahibi Xavier Jacob'dan geleneksel Türk kıyafetleri konusunda kapsamlı araştırmalar yapan Prof. Dr. Mustafa Uzun'a dek bir çok otoriteyle önemli söyleşiler gerçekleştik. Musevileri de dinledik, Hıristiyanları da, Müslümanları da... Vardığımız sonuç, bizler için şaşırtıcı olduğu gibi, sanırız belgeselimizi izleyecek olan geniş kitleler açısından da ilginç ve şaşırtıcı bilgiler içerecek. Evet, "tesettür" belki bu dinlerin kiminde yalnızca ahlâkî bir tavsiyeden ibaret, kiminde ise mutlak bir ilahî emir görüntüsünde. Ancak, yeryüzünde insanoğlunun bağlandığı bütün inanç sistemleri eninde sonunda gelip şu tebliği yayıyor: "Kadına açılıp saçılmak değil, örtünmek yaraşır!" Yani, örtünmeyi -bazılarının iddia ettiği gibi- 1990'larda Necmettin Erbakan ve Millî Görüş mensupları icat etmedi. Örtünme ve hayâ duygusu insanlık tarihi boyunca hep vardı. Ve Türk kızlarını ancak bikiniyle görünce rahatlayanlara inat, kıyamete kadar da var olacak. Şu sıralarda belgeselimizin çekimleri bitti, kurgusunu yapıyoruz. Elimizde o kadar zengin bir görüntü malzemesi ve öylesine çarpıcı röportajlar var ki, doğrusu hangi malzemeleri ön plana çıkartacağımı şaşırmış durumdayım. Ancak, her halukârda, hazırladığımız filmin yankılarının toplumsal platformda iki-üç haftaya kadar duyulmaya başlanacağını belirteyim. Zaten konuyla ilgili olarak, benim ilk göz ağrım olan Millî Gazete'den anında güçlü bir destek geldi bile. Millî Gazete'nin üretken kültür-sanat editörü, sevgili kardeşim Bünyamin Yılmaz yaptığımız çalışmayı haber alır almaz filmimize bir kaç gün gün önce koskoca bir sayfa ayırdı ve belgeseli etraflıca tanıttı. Ekrem ağabey, Hüseyin, Neco, Turgut, Ahmet Zeki, Canbey ve diğerleri... Biliniz ki, sizleri çok seviyorum Millî Gazete'deki aziz dostlarım... Şimdi de aynı fırsatı, sevgili yayın yönetmenimiz Şükrü Kanber'in vesilesiyle Yeni Şafak Cumartesi ekinde bulduk. Bu arada, daha henüz yayına hazır olmamasına karşın, Anadolu'nun çeşitli kentlerinden yapımevimizi arayıp filmi temin etmek isteyen yurttaşların çıkması da bizlere ayrı bir heyecan veriyor. Şimdi uyanış zamanı
Film tamamlanır tamamlanmaz, İstanbul'daki büyük otellerden birinde düzenlenecek geniş katılımlı bir basın toplantısıyla medya mensuplarına izletilecek. Ardından da, Selahattin Yazıcı liderliğindeki bir TİYEMDER ekibinin, Anadolu'yu kent kent dolaşıp "Semavî Dinler ve Tesettür" konulu seri konferanslar vermesi planlanıyor. Bu konferanslar sırasında filmimiz de katılımcılara sunulacak. Televizyon kanalları böyle bir belgeseli nasıl karşılayacaklar bilemiyorum. Malum, zaman kötü ve pek çok televizyon habercisi diken üstünde görev yapıyor. Ancak, biz diyoruz ki "Türk'e durmak yaraşmaz! Türk önde, Türk ileri!" Bu bilinç içinde, hiç istifimizi bozmadan çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Yayımlayan da sağolsun, yayımlamayan da... Biz nasıl olsa bu filmi her şekilde (gerekirse koltuğumuzun altına bir video cihazı alıp kapı kapı dolaşarak da) halkımıza izletmesini biliriz! "Semavî Dinlerde Kadın ve Örtünme" belgeselinin baştan sona bilgi yüklü ve etkileyici bir yapıt olması için epey uğraş verdik, halen de veriyoruz. Ancak, daha önce de belirttiğim gibi, bu süreçte, yapım ekibinin bir parçası olarak kendimi bir hayli yorgun hissediyorum. Çünkü, ülkeniz insanlarının ruhsal açıdan çökertilişini gösteren bir film yapmak, öyle kolay dayanılacak bir sınav değil. Ve bu sınavın da saçlarımdaki beyaz bölgeleri her geçen gün adım adım genişletmesini şaşkınlık içinde izlemekteyim. Vay be, dünya almış başını giderken, bu ülkenin yorgun gençleri olarak bizim ömrümüz ise az gelişmiş bir demokrasinin tozlu-topraklı yollarında ziyan olup gitmiş.. Ne diyelim, o halde "Ne mutlu Türk'üm diyene!" Keşke, ulusal değerleri bu denli saldırıya uğramış, ulusal kimliği bu denli örselenmiş bir toplum olmasaydık da, ben de bu tür belgeseller yapmak zorunda kalmasaydım... Ancak, bu dünyada Müslümanın işi hiç de kolay değil. İyi biliyorum ki, daha aşacak nice zorlu sınavlarımız var. Hepimiz her an bunlara hazırlıklı olmalıyız sevgili dostlar...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |