T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

C U M A R T E S İ
Efendiliğimizi yitirmeyelim dedik...

Yahu Malûm efendi, alem adamsın... Nereden bulursun bütün bunları...

- Efendim, Rahmetli babam ticaretle uğraşırdı. Toptan alır perakende satardı. Halimiz vaktimiz iyiydi çok şükür. Sıkıntı çektiğimiz söylenemezdi...

O zaman çocuklar, küçük denilecek yaşlardan itibaren bir yerlere çırak olarak verilirdi. Hem bir zenaat öğrensin, hem de alın terinin, emeğin, ekmeğin kadrini, kıymetini bilsin diye...

İşte beni de; Mülayim Efendi adında bir zatın yanına vermişti babam...

Mülayim Efendi; Bizim oralarda sevilen, sayılan, eli kalem tutan, ağzı laf yapan, kendi halinde, sessiz sedasız yaşayan bir adamdı.

Hoş sohbetti, lâtifeyi ayarında severdi. Genelde hayata umutla bakardı. Kavgacı biri, asla değildi. Adı; Mülayim, soyadı; Efendi'ydi ve ismiyle müsemmâ biriydi...

Hiç de küçük sayılmayacak bir dükkanı vardı. Bu dükkanda; çeşit çeşit baharattan, köylü basmasına, cıncık boncuktan, nohut, mercimek, soğana kadar binbir çeşit mal bulunurdu.

Çocukluğumun baharat kokuları içinde geçtiği o dükkanda, sık sık, sohbet toplantıları olurdu. Mülayim Efendi bu toplantılar için:

- Bu gün yine kulak kadehinde muhabbet şerbeti içtik, esridik. Gönül kasemizi aşkla doldurduk. Aklın vesvesesinden sıyrılıp, serhoş olduk, bir hoş olduk....Rabb'im ardını getirsin. Bizim ekmek teknesi gönül ehline bu gün de meyhane oldu elhamdülillâh...

Derdi... İşte bu sohbetlerden birinde, Mülayim Efendi'ye bir dostu:

- Böyle bir soy isme sahip olmak nereden aklına geldi?

Deyince, dudağının kenarında ince, istihzalı bir kıvrım oluşmuş, yüzüne tatlı bir tebessüm yayılmış ve dostunu şöyle cevaplamıştı:

- Efendim biz, aslında paşazadelerdeniz... Derken soyadı kanunu çıktı. Ağalık, beylik, şeyhlik, ûlemalık, ve dahi paşalık zadelik yasaklandı... Biz de; paşalığımızı, zadeliğimizi yitirdik bari efendiliğimizi yitirmeyelim dedik "Efendi" soyadını aldık.

Mülayim Efendi'nin bu açıklamasından sonra, çocukluk işte, o zamanki aklımla bir hayli zaman "bey" diye hitap edemedim kimseye... Korktum birileri gelip yakama yapışır diye...

Öyle ya... Olur mu olur... Adam döner dolanır, gelir beni bulur ve başlar hesap sormaya:

- Sen nasıl yasaları hiçe sayıp Ahmet Bey, Hasan Bey dersin? Bey'lik yasaklandı bilmez misin? Bey değil sayın diyeceksin, o lâkırdıyı etmeyeceksin...

Derse, ben ne derim? Kimlere giderim? Aman efendim ben bu işten vaz geçtim. Ben de kimseye "bey" demeyiveririm. Öyle ya, sırtımda yumurta küfesi yok ya, ama ne?.. Sonra baktım ki adamlar, gelene ağam, gidene paşam diyorlar. En olmayacak işleri böyle olduruyorlar... O zaman anladım ki o yasaklanan "bey"lik başka, bu beyler başkaymış... Ama olsun ben gene de tedbiri elden bırakmadım. İşte bey yerine efendiyi tercih edişim bundandır...

Fakat Mülayim Efendi, efendiliğimizi yitirmeyelim diye aldığı "Efendi" soyadının yüzünden zaman zaman sıkıntılı anlar yaşadığı olmuş...

Bir gün, ben dükkanda yalnızdım... Bu arada Mülayim Efendi'nin iki ahbabı geldi. Onları buyur edip ağırladım. Derken Mülayim Efendi, alı al, moru mor çıktı geldi. Belli ki bir şeylere öfkelenmişti. Önce ahbaplarıyla kucaklaşıp, kısa bir hal-hatır sorduktan sonra, bana dönüp:

- Hadi şuradan bize üç kahve söyle. Hacı Gedik efendininki sade olsun.

Dedi... Ok gibi fırladım. Kahveleri söyleyip geldim. Mülayim Efendi hararetle anlatıyordu...

Meğer Mülayim Efendi bir iş için resmi bir daireye gitmiş... İlgili memura müracaatını yapmış. Memur efendi şöyle bir bakmış suratına:

- Adın, soyadın?

Demiş... Mülayim Efendi de:

- Mülayim Efendi...

Diye karşılık vermiş... Memur efendi önündeki daktilonun tuşlarına çatır çutur vurarak başlamış yazmaya... Adını yazmış sonra durmuş... Tekrar sormuş...

- Evet soyadın ne?

- Söyledim ya.

- Ne dedin?

- Mülayim Efendi, dedim ya!

- İyi tamam onu anladık. Biz de sağır değiliz heralde dediğini duyduk ve de adını buraya Mülayim diye yazdık... Soyadın ne beyefendi soyadın?..

Diye, başlamış mı memur efendi Mülayim Efendi'yi hafiften hafiften azarlamaya?

Mülayim Efendi bakmış ki memur efendi dediğini anlamamakta ısrarlı, daha fazla tartışmaya mahal vermemek için, çıkarmış cebinden, nüfus kâğıdını uzatmış memur efendinin önüne...

Memur efendi şöyle bir bakmış nüfus kâğıdına sonra başlamış gülmeye:

- Yani şimdi senin adın Mülayim, soyadın Efendi öyle mi?

Demiş... Mülayim Efendi de böbürlenerek:

- Evet öyle...

Diye karşılık vermiş... Memur efendi bakmış ki Mülayim Efendi alttan almıyor gene terslenmiş:

- Tamam anladık, Mülayim Efendi, beyefendi. Karşımda durma öyle, bir kenarda bekle şöyle... Muamelen bitince çağırırım ben seni, karşımda dikilip, sıkboğaz etme beni.

Mülayim Efendi ne yapsın... Çaresiz, denileni yapmış çekilip bir kenara beklemeye başlamış.

Memur efendi bu arada almış Mülayim Efendi'nin kafa kâğıdını gitmiş diğer memurların yanına... Elden ele dolaştırmışlar, okumuşlar gülmüşler, bakmışlar gülmüşler, Mülayim Efendi ile bir iyice eğlenmişler.

Mülayim Efendi dediklerini duymamazlıktan, ettiklerini anlamazlıktan gelmiş ammaa, kendi kendini de yemiş bitirmiş...

Derken elinde çay terazisiyle, bir adamcağız girmiş odaya. Temiz yüzlü bir ademmiş... Memur efendi, bir yandan göz ucuyla Mülayim Efendi'ye bakıp bir yandan şöyle seslenmiş:

- Ahmet efendi, Ahmet efendi... Bize de çay getir.

Demiş ve ardından patlatmışlar kahkahayı... Bunun üzerine Mülayim Efendi daha fazla dayanamamış açmış ağzını yummuş gözünü...

Ve Mülayim Efendi meseleyi böylece naklettikten sonra ahbaplarına dert yanmaya başladı ve dedi ki:

- Efendiler, bileniniz varsa bana da söylesin Allah aşkına; ne oldu bize? Neden böyle etmekteyiz kendi kendimize? Kim zerk etti bu ahlâkı milletimize?.. Hayır beni rahatsız eden şey, müstahdem Ahmed'e, "Ahmet efendi" denmesi değil... Beni rahatsız eden, insanların bunu söylerken, küçük gören edaları, tahkir edici tavırları, seslerindeki mana... "Ahmet efendi!.. Ahmet efendi!.." Sanki böyle.....

Lafın tam burasında Mülayim Efendi ile göz göze geldik... Hiç böyle görmemiştim onu... Belkide onu tanıdığım yıllar içerisinde hiç duymadığım bir şey duyacaktım... Ona yakıştıramayacağım bir cümle, bir kelime...

Ama hayır... O efendiliğini yitirmemek için "Efendi" soyadını almıştı...

Sustu... Yutkundu... Dilinin ucuna geleni yuttu...

Kahvesinden bir yudum aldı... O benim ustamdı... O'na kem söz yakışmazdı... O'nun adı Mülayim, soyadı Efendi'ydi... Ve o, ismiyle müsemmâ biriydi...

Velhasıl-ı kelâm; işte ben ne biliyorsam, ne öğrendiysem ondan öğrendim, vesselâm...

Sen işini bilirsin

Bektaş efendi o memleket senin bu memleket benim dolaşırken kaldığı hanlardan birinde, ayın ondördü gibi, harikulâde güzel bir genç kızın hizmet ettiğini görünce dayanamaz adını sorar. Adının Marika olduğunu öğrenince, kendi kendine:

- Allah'ım özene bezene yarattığın bu ceylân gözlü, selvi boylu hristiyan dilberini yarın cehennemde nasıl kıyıp yakacaksın?..

Diye geçirir... Aradan yıllar geçer... Yolu yine aynı hana düşer... Ama bu sefer kendisine, saçları ağarmış, yüzü buruşmuş, asık suratlı bir kadın hizmet etmiş. Bektaş efendi dayanamaz yıllar önce gördüğü güzeli sorar. O güzelin kendisine hizmet eden asık suratlı kokonanın olduğunu öğrenince, ellerini kaldırıp:

- Affet Allah'ım, hikmetinden sual sorulmazmış... Meğer insanı önce cehennemlik yapar, sonra yakarmışsın, der...

DÖRTLÜKLER DER Kİ;

Can ipini ten yününden
Saran kirman ular bir gün
Sulu yalçınlar önünden
Açılan gül solar bir gün

Gül dalında diken yarar
Diken güle vermez zarar
Tarak saçın baştan tarar
Saçakların yolar bir gün

Aşık SEYRANÎ

LAFIN BABASI

Ağzımıza geleni söyleme özgürlüğüne sahip değiliz. Zaten o bir özgürlük değil...
Cem KARACA


SAYI 9
 
Mehmet Beyazıt


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED