|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Lanetli kız Caddy de... Brett, ikinci büyük savaş sonrası, Paris sefahethanelerinde, acı çektikçe varolan türdeşleriyle yaşamıştı bu cehennemi. Farklıydı Brett. Başkalarına benzemiyordu. Ortak jargonları kullanmıyordu. Güzelliğe metelik vermiyordu. Üstelik, çağından tiksiniyordu. Herkesleri ürküten asil bir yüzü vardı. Melankolikti. Bazı erkekleri sevmişti. İçlerinden bazılarını daha çok sevmişti. Sevdiği, belki de o erkeklerdeki kendi yansımasıydı. Bu yüzden mi acımasızdı? Acımasız olan koşullardı. Bunu biliyordu. Bunu bildiği için de mutsuzdu. Brett'i Hemingway yazdı. Nasıl hüzünlü, nasıl içe işleyen bir öyküdür, bilemezsiniz. Marla Singer ise her akşam "Kanserliler Dayanışma Toplantısı"na gidiyordu. "Veremliler Gecesi"nde de izine rastlanmıştı. Sağlıklı insanlardan tiksiniyordu Marla. Sağlıklı insanların "vakti yoktu durup ince şeyleri anlamaya." Herşey geçiciydi, herşey satın alınabilir bir metaydı. Aşk da, sanat da, insanlar da. Sorun, belki de mutlak gücün yerine kitlesel tüketim ürünlerini koyan "uygarlık"taydı. Marla uygarlıktan nefret ediyordu. Uygarlığın insanlığın yararına olmadığını biliyordu. Karşısında özgürlüğün bile işe yaramadığı bir egemenlik sistemine doğmuştu çünkü. Sistem bütün kozlarını özgürlük üzerine oynuyordu. Bir yanılsamaydı çağımız. Sisteme yönelik her türlü eleştiri işte bu yanılsamayı güçlendiriyordu. Marla bunu görmüştü. Marla biraz Brett'ti. Biraz Caddy... Biraz Yasemin... Yasemin'i "Tele-Pazar" kameraları, saçlarından sürüklenirken yakalamış. Çok sarhoşmuş. Gittiği gece kulübünde rezalet çıkarmış. Teamül dışı sorulara verdiği teamül dışı cevaplar, aslında rezalete neden olan. Sevgili, evli barklı biri üstelik, cinayetten yatmış, kanında uyuşturucu bulunmuş, muhtemelen varlığıyla sınıfsallığı arasında uçurumlar bulunan bir değer. Memlekette değer mi arıyorsun? Yasemin, ailesinin "devlete yakın olma", "siyasal erkle yakın temas halinde bulunma" taleplerine boyun eğip, zoraki nişanı sürdürseydi, bunlar başına gelmeyecekti belki de. Kimse güzelliğinin hesabını sormayacaktı ondan. Güzelse, güçlü olmalıydı. Oyunu kuralına göre oynamalıydı. Güçle izdivaç, hem bu masalın kahramanlarını, hem güce tapınan aileyi, hem "izleyici" konumunda olan bizleri mutlu edecekti. Madem manken değildi, "oyunculuğa" yeteneği yoktu, güzelliğini şurda-burda paraya tahvil etmiyordu, "kast"ına uygun davranmalıydı, yüzyıllardır yinelene yinelene kağşamış o eski ve can sıkıcı oyunun gönüllü figüranı olmalıydı. Kızımız Yasemin Kozanoğlu, oğlumuz Erol Derviş... O, zor olanı seçti. Olmaması gerekeni... İmkansızı... Kastına ihanet etmekle kalmadı, farklı cümleler kurmaya başladı. Farklı ve alışık olmadığımız cümleler. Marla Singer gibi tıpkı, Lady Brett Ashley gibi. Güçlü insanların "sağlıklı" dünyalarından duyduğu tiksintiyi dile getirdi. Niçin insanlardan daha uzak olmadığını, niçin daha yüksekte durmadığını, niçin "güzelliğinin" hakkını vermediğini anlatmaya çalıştı bize. Televoleler, beşinci sınıf magazinler, pazar dedikoduları için malzeme değeri tartışılır o cümlelerden bize kalan nedir? Şu çirkin cedel ve kördöğüşü ortamında cezasız kalmayacak tek şeydir güzelliktir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |