|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Maliye Nazırlarından Reşad Paşa'nın Suad ismindeki kızı genç yaşta vefat edince Reşad Paşa bu kızcağızı namına bir boş bir araziye bir cami yaptırır. Kuş uçmaz, kervan geçmez bu yere yapılan camii o zamanlar İstanbullularını "Boş yere camii mi yapılırmış a kuzum!" diye alayla söyletmişse de daha sonraları Suadiye güzelliğiyle şöhret bulacak ve İstanbul'un en güzide yerleşim bölgelerinden biri olacaktır. vet! İstanbul semtlerinin bu güzel, bu küçük ve çarpıcı hikayeleri şimdi de bizi meşgul edip duruyor. Henüz apartman istilasına uğramayan o dönem İstanbul'unda sokakların, semt ve mahallelerin, mahallelerin ve kazaların hep ayrı bir hususiyeti olurdu. İstanbul bu farklı hususiyetlerin kıvamlandığı bir masal şehri olmasını işte bu farklılıklara, bu zenginliklere borçludur bir bakıma da. Bir sokağa ismini veren bir aynalı çeşme ya da merdivenli kahve belki çoktan yıkıldı ama, Aynalı Çeşme Sokağı ve Merdivenli Kahve Sokağı hala mevcut. Henüz sokak ve mahalle kültürünün kaybolmadığı o zamanları bir düşünün... Langa ve Çengelköy bademleriyle, şimdi bir uzay üssüne dönmüş Çamlıca üzümleriyle, Mecidiyeköy dutlarıyla bilinirken, Kanlıca'nın yoğurdu gerçekten diğer yoğurtlardan çok çok farklıydı. İnsancıkların herşeyden çok manevi sebeplerle geldiği Eyüb, manda yoğurdu, halkaları, oyuncakları, Eser-i İstanbul mühürlü ve bugün artık antika değeri olan porselenleri ile de ünlüydü. Şifalı suları ve havasının latifliğiyle meşhur semtler olduğu gibi tekin sayılmayan mekanlar da vardı. Kasımpaşa ve Karagümrük ile birlikte Tophane ve Kadırga İstanbul efelerinin yatağıydı ama başka semtleri de efendileriyle, arifleriyle ve muallimleriyle öğünürdü. Sokak aralarında enva-ı çeşit gürültülere sebep olan ve artık çoğu tarihe karışan satıcılarından şimdi belki bir eser yok ama İstanbul göklerinde hala bir yerlerde o sesler yankılanıp duruyordur. Sokak yoğurtçularının, sakaların, destancıların, bohçacıların, kalaycıların, türkü ve şarkı kitapları satanların seslerini uzak olmayan bir geçmişte yitirdik. Sokakların dili olsa da bir zamanlar böyle asfaltlarla kaplı olmadığı dönemlerde şahit olduklarını bir anlatsalar. Çocukların topaç, çember, tombik gibi oyunlarda nasıl kendilerini kaybettiklerini bir dinlesek onlardan. İnsanların ne zor şartlarda yaşadıklarını, karşılaştıkları hayat oyunlarını bir dinleyebilsek. Okulların önünü bir panayır haline getiren satıcıların nereye gittiğini onlar biliyor olmalı. Kalaycıların bakır kapları kalaylamasının çocuk gözünde nasıl efsunlu bir hadise olduğunu şimdiki çocuklara nasıl anlatmalı. Onlar modern uzay masallarına inanırlar da, o canım kalaycının o kararmış kapları gümüşi şavkımalarla parıl parıl yapmasında bir olağanüstülük bulmaz. Oysa bizler bulurduk. Elektriği olan semtlere bir gıpta duyulurdu hiç şüphesiz fakat gaz lambalı evlerde hayallerimiz uçuşur, düşünce kuyularına düşer de bir türlü çıkamazdık. Akıl almaz serüvenlere çıkarırdı o lambaların sihiri... Anne ve ablalarımız gibi komşu teyzelerimiz de bize her fırsatta edepten, erkandan bahseder, tenbih üstüne tenbihler eder ve hayata hazırlardı. Delikanlılık dönemlerinde kızlar ablalarıyla, erkek çocukları ağabeyleriyle daha çok beraber olmaya başlar ve onlardan gençkızlık ve delikanlılık edebini öğrenirlerdi. Büyüklere, küçüklere, kadınlara, çocuklara, misafire, yolda kalmışa, hastaya velhasılı herkese karşı nasıl davranılması gerektiğini büyüklerimize bakarak zahmetsizce öğreniverirdik. Aynı sokakta oturuyor olmak, kardeşlik gibi birşeydi ve sokakta herkes birbirinden sorumluydu. Edebinden, okuldaki derslerinden, yakacağından, giyeceğinden herşeyinden sorumluydu birbirinin. Komşusu hasta bir kadın o ailenin çocuklarının üstünü başını yıkar, onların pazar işlerini görür, yemeğini yapar, söküğünü dikerdi. Bütün bunları görgü olsun, yardım etti desinler diye değil, inanın gönülle yapardı. Köylerine gidenler İstanbulluluktan birşeyler götürürdü gittiği yere. Gittikleri yer, İstanbul'u artık İstanbul'da yaşayan birinde görecektir çünkü. İstanbul'da Eminönü, Cihangir, Beyoğlu, Kadıköy veya Adalar bölgesine gidenler Türkçe'yi kendine has bir üslupla kullanan Ermeni, Rum, Yahudi gibi gayr-i müslim vatandaşların konuşmalarını biraz hayret, biraz da zevkle dinleyebilirdi. Arnavut, Çerkez, Arap gibi müslümanların da İstanbul Türkçesi'ne kattığı epey bir renk vardı. İstanbul Türkçesi ise bir şiir bulaştırırdı herkese. Sokak çeşmelerinde su içeceklere bir maşraba bulundurulur ve su dolduran kadınlar çeşmenin yanına edebinden yaklaşmayan delikanlı ve adamlara yaşı en küçük çocukla bu maşrapalarla su gönderirdi. Suyu içen dualarla uzaklaşırdı çeşme başından. Eminönü'nde balık ekmek yemenin, çingene bohçacılarının sesini duymanın, troleybüslerin, mesirede yağmura yakalanmanın, Florya'da denize girmenin, Yedikule ve Samatya da balıkçı şarkıları dinlemenin, haşlanmış sütlü mısır yemenin, yazlık sinemalara gitmenin, kar şölenlerinde coşmanın, sırık hammallarının naralarının, macuncuların, sütçü beygirlerinin, ayı oynatıcılarının hepsinin bir payı vardı bu masalda.. Cinli, perili olduğu söylenen tekinsiz mekanlardan, çocuklar kadar yetişkinler de korkar ve Hakk'a sığınırlardı kaza ve belalardan. Kandil gecelerinin, bayramların, mevsimlerin kendi adetlerini yaşamak vardı. Gece ve gündüz hayatımızı uğul uğul işleyen birçok güzel şeyi vardı o sokakların, semtlerin, o hayatların... Hayatımız gerçek bir masaldı...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |