|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Babamın vefatından sonra psikolojik bir sıkıntıya girdim. Çok ciddi bir bunalım denilebilir. İlk defa ailemden birisini kaybetmiştim. O dönemde de yazmaya başladım. Ben daha çok bilgi verilmesi gerektiğine, derin bir analiz yapılması gerektiğine inanıyordum yazılarda. O dönemde kimse böyle yapmıyordu pek. "Ben yazı yazacağım gazetede" dedim Kemal'e. Makul karşıladı bunu ama "Sadettin Çulcu'ya sorayım" dedı. Sadettin Çulcu gazetenin genel yayın yönetmeniydi. Açık biriydi, insanlara fırsat vermesini severdi. Ben gazetenin kaçıncı sayfasında yazacağım diye düşünüyordum. Üçüncü sayfada Rauf Bey (Tamer) var, sonra Yavuz Donat var. Dördüncü sayfa mı, beşinci sayfa mı olsun diye düşünürken Sadettin Bey, "Siz birinci sayfadan yazın" dedi bana. Sadettin Bey bana kompliman olsun diye yapmadı bunu. Kemal de zaten hiçbir zaman izin vermezdi eger onun onayını almasaydı. Tabi Kemal'in karısı olmam bir etkendi elbette ama sonuçta farklı bir insan, iyi yerde okumuş, buna şans verelim diye düsünmüs olabilir. Birinci safya fikri için Kemal sürekli Saadettin Bey'e "Olabilir mi, yazabilir mi, yanlış olmasın" diye tekrar tekrar sormuş. O da "Sorun olmaz Nazlı Hanım birinci sayfadan yazsın" demiş. O güne kadar birinci sayfada sadece Tercüman imzasıyla isimsiz başmakale yayınlanırdı. Ben zaten başmakale olarak birinci sayfadan yazmadım. Tercüman'ın başyazarı degildim. Kendi düşüncelerimi yazıyordum, öyle başladım. Benim birinci sayfadan yazmam bir rahatsızlık uyandırmış olabilir ama, benim kulağıma hiçbir sey gelmedi. Fakat orada yazıyorum mesela, uzun oldu diye sonunu koymuyorlar, kendiliğinden kesiyorlar yazıyı. Tamamen anlamsız oluyor makale. Kemal'e Bunlar mahsus yapıyorlar diye söyledim. Gazetede çok sevilen Sadettin Bey'in bana sahip çıkması, o tepkilerin bana ulaşmasını engelledi. İlk başladığımda yazıyı sonuçlandırmakla, ilk başlangıç kısmı zor gelirdi. Sadettin Çulcu'dan yardım istiyordum. O zaman, o da yazıma başlangıç yapar ya da sonlandırırdı. Sadettin Çulcu'nun 'Gong' diye bir sütunu vardı gazetede. Bu benim için şanslı bir başlangıç oldu. Çünkü ben zaten gazeteciliğe yabancı bir insandım. Biliyorsunuz bizim inancımıza göre kader insanları bir yere götürür. Size de bir seçim hakkı verir. Benim de mesleğe girişimde Kemal'in çok yararı oldu. Kemal de daha sonra benimle iftihar etmiştir. Ve kariyerimi Kemal'den sonra çok büyük sıkıntılara ve dalgalanmalara rağmen devam ettirebildim. Ben herkese, çocuklarıma da şunu söylerim. Gözünüzü dört açın. Muhakkak ve muhakkak sizin önünüzde bir kapı aralanır. Mühim olan o kapının aralandığını görebilmeniz. Ve o kapıdan cesaretle gireceksiniz. Üstelik de geldiginiz o yerde kendinizi muhafaza etmek için ayrıca gayret göstereceksiniz. İlk yazı çıktı ben baştan aşağı yüksek sesle hayran hayran okuyorum. Sonra röportajlar yapmaya başladım 27 Mayıs'la ilgili. 27 Mayıs gibi benim çok hassas oldugum konuda sorular soruyorum. Mesela Metin Toker'e, Fahri Öncel'e. Bir de çok önemli bir Yassıada yargıcı vardı. Ona da sorular soruyorum ama yargılar gibi soruyorum. Mesela Metin Toker bizim aile dostumuzdu önceden beri. 31 Mart davasını tahrik eden Volkan Gazetesi'nin sahibi Vahdeti vardı. Sizde Dervis Vahdeti gibi 27 Mayıs'ın arkasında gazetenizle yer aldınız diye hüküm vererek soru soruyorum Toker'e. Tabi acemilik bunlar. Mesela Fahri Özdilek ile konusurken, "Siz Menderes'e Allah sizi başımızdan eksik etmesin demiyor muydunuz" diye soru soruyordum. Mesala Muammer Aksoy ile de röportajım var. Ona da, "Siz de darbeci profesörlerden misiniz. Nasıl darbeye zemin hazırlarsınız?" diye soruyorum. Tabi yine de ters soru sormak mümkün olsa bile bu kadar fazla hissiyatını belli etmemek gerekirdi. Şu anda bunu idrak ediyorum tabi zaten benim önemli karşı çıkışlarım yok. Olaylar benim üzerimde bu manada yara bırakmıyor. Ben her olaya daha profesyonelce bakıyorum. Mesela şuanda kim derseniz deyin bizimle kalem çalışmasına girmiş bir sürü insan da var. Ama öyle bir hissiyat duymuyorum kimseye karşı. Tamamen bir ilgisizlik duyuyorum. Gazetecilik kimliğime kavuşunca da o manada hiç kimseye karşı derinlemesine bir tepki duymuyorum. O hissiyatın üzerinden geldim. Sonra bu makalelerimi bir kitap halinde topladım. O dönem bana verilen bir fırsat değildi bu Tercüman. Gazete bastan asağı yenilendi, yeni isimlerle. Rauf Tamer, Yavuz Donat, Güneri Civaoğlu ile. Biz aşağı yukarı birlikte başladık Tercüman'da. Bu insanlar da o çizgideki insanlardı. Mesela Rauf Tamer Star Gazetesi'nde yazsa dahi mesela bir başörtüsü aleyhinde hiç yazısına rastlayamazsınız. Onun düşünceleri başörtüsünün serbest kalması ölçüsündedir. Ya da askerin siyasete müdahale etmesini hiçbir zaman tasvip etmez. Yavuz Donat da öyledir. Ama Güneri Civaoglu'nu biraz farklı bir yere koyuyorum. Güneri Civaoglu 28 Şubat'tan sonra büyük bir dönüşüm ve değisim geçirdi. Benim pek anlayamadığım bir sebepten dolayı. Resmen askerin tarafında bir pozisyon aldı. Bir de üstelik çok satan bir gazetede önemli bir başyazar gibi önemli konumda olunca, bir de kartel medyasıyla da bütünleşmişti ister istemez görüşleri bundan çok etkilendi. Oysa Güneri Civaoğlu o çizgisini bırakabilir, daha kolay bırakabilir diğerlerine göre. Tercüman backgrounduyla en kolay o anlayabilecektir Tayyip bey'in bir tehlike olmadığını. Şimdi o belirli bir yerden enforme oluyor tabi Tayyip bey onun patronu açısından bir tehlike olabilir. Yani eğer burada birtakım usülsüzlükler yapılıyorsa RTÜK kanununa rağmen o açıdan bir tehlike olabilir. Veya onu enforme eden bazı kanallar var. Aşırı laik dediğimiz, laikçi dedigimiz, onların tesiri altında korkabilir. Sonra onun daha farklı bir çağdaslık tarifi vardır. Tercüman çok önemli bir ekol. Muhafazakarlığı temsil ediyor. Derin hassasiyetleri temsil ediyor. Böyle bir ekolden geliyor olmam benim için büyük bir şans.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |