T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

C U M A R T E S İ

İmparator'un dönüşü...

Fatih Terim... Türk futbolunun zirvedeki ismi...

Kalbinin sesini dinledi ve iki yıl sonra yuvaya döndü. Fatih Terim'le Ümit Aktan konuştu.

Hoca karşımdaydı. Yine alçak gönüllü, soruları zekice kabul edip hemen özümseyen ve ardından, 'İnsanın üstüne ceketi dar geliyormuş gibi durma' etkisi veren tavrı ile karşımdaydı. Tuhaf sorulara cevabı üstünüze saldırılıyor hissi verirdi size. Akıllı ve yapıcı sorularınızın verdiği keyfi ise hemen hissederdiniz.

-Yeni Hagi kim?..

"O dönemleri geride bıraktık. O zamanlar hedefe varmanın stratejisi öyle gerektiriyordu. Yeni planlamadaki, liderlik vasfı oyunu daha demokratik bir paylaşımla yönlendirmek. Mesela iki kanadımız boş. Hakan Ünsal ve Fatih Akyel gibi etkili, çabuk ve süratli ismin yerini acilen doldurmalıyım. Bu mevkiler istediğim gibi işlerse meselenin en önemli kısmını halletmiş oluruz. Ümit Davala meselesi bu operasyonun bir parçasıdır. Ergün ve Hasan Şaş da böyle baktığım iki isim. Dışardan talipleri var. Ama ikisininde kalması gerek. Hele Adanalı olan Hasan Şaş'ın hiç şansı yok."

-Üçüncü yıldız?

"Bi dakkaaa...Bu meseleye bir de şöyle bakalım. Bir yıldızı kaç şampiyonluğa veriyorlar?

-Beş!..(Boş bulunup elimle de beş işareti yapmışım)

-Demek ki üçüncü yıldız bizim kazandığımız dört şampiyonluğa eklenen beşinci şampiyonlukla gelmiş. Dört artı bir yani. Dört köşesi bize ait..

(Hemen anlıyorum ki "sinyor imparator Adanalı Fatih Terim" bu işten kelimenin tam anlamıyla "dört köşe" 5 köşeli son yıldızın kendisine ait olan dört köşesini vurgulamak istiyor. Bu avantajı kullanıp okkalı bir soruyu kafamda döndürüp duruyorum ve "dan" diye soruyorum. Aklımca ters köşeye bırakacağım ya. Serde "ne kadar da akıllı sorular sormuş yazar" dedirtmek var kendi hesabıma. Bu röportajdan zaten hemen anlaşılıyor "kendim için bir şey istemiyorsam namerdim" muhabbeti).

-Pekiii Hocam!.. Sizin takımda atılan 70 golün sadece ikisini atabilmiş olan bir Hasan Şaş forveti....

-Hasan forvet değil!

(Haydaaa.. Bi dakka hocam gözleriyle bakıyorum. "Soruyu bi tamamlasaydık. Halbuki o kadar derleyip toparlamıştım bu soruyu ve bu soruya çok güveniyordum" diyesi oluyorum ama yemiyor. Daha doğrusu sıkmıyor)..

-Peki forvet kim o zaman?

(diye taşı gediğine bırakıyorum. Hele şimdi beklediğim kontrpiye olmuştur artık).

-Bakın.. Bu takım geçen sezonu 7 forvetle oynadı. Sayalım. (sayıyor, her söylediği isimde bir avucum yukarı dönük iken, diğer elimle parmakları bir bir kapatıyorum. Ama 5'ten sonrasını düşünememişim. Ben 5'i geçince öylece kalakaldım.) Ümit Karan biir, Radu Nikulesku ikii, Serkan Aykut üüüç, Berkant Göktan dööört, Sergen orada oynadı beeeş, Arif Erdem altııı, zaman zaman da Hasan Şaş diyelim ve etti yediii.

Demek ki bir sıkıntı var. Bu arkadaşlarla konuşup yeni yapılanmamızı bir an önce oluşturmaya başlıyoruz hatta başladık bile diyebilirim.

(Burada araya girmem gerektiğini içgüdülerime katık ettiğim tüm önsezilerim bağıra bağıra söylüyor. Yakalamışken Cecchi Gori'nin saçlarını hangi boyayla boyadığından, bol topraklı anası Victoria'nın ettiklerine, Gallliani namlı kelin ukâlalıklarından, durduğu yerde akan paradan stres ve risk uğruna neden vazgeçtiğine kadar herşeyi sormak istiyorum. Sonra kendi kendime "hoca artık burada, isteyen istediği zaman görüşebilir" diyerek otokontrolümü aramızdaki masaya tekrar koyuyorum).

-İtalya...

-Pizza!.

(Yahu ben soruyu sormadım ki. Şaka yapacağı üstünde hocanın. Yine de gözümü karartıp soruyu yineliyorum).

-İtalya..

-Dünyanın en zor liginde çalıştım ben... (diye başlayarak bir sürü istatistik rakam veriyor. Başım dönüyor sanki. Aralardan bir yerden Fiorentina'nın kupada final oynadığını, kendisi bırakınca küme düştüğünü, filan ağzından kapabiliyorum çok şükür. Emre Belözoğlu ve Okan Buruk ile yediği yemeğin yorumunu yaparken kendime gelebiliyorum. İkinci defa soramadığım sorudan son hatırladığım cevap ise dünya kupası ile ilgili)

-Dünya kupasından sonra adam alamazsınız. Ya fiyatı katlanarak artar ve başka kulüplerle rekabet boyunuzu aşar, ya da adam başarısız olup ortada kalmıştır, size yaramaz hale gelmiştir. O nedenle işimizi kupadan önce bitirmeliyiz. Bu arada Sebastian Perez'le de yüzyüze bir konuşmam gerek.

(İki kez soramadığım soruya aldığım cevaba bakın).

-Yurt dışından kimler gelebilir hocam?..

-Ben geldim ya!..

(Hep beraber yine gülüşüyoruz. Benimki biraz görüşmenin selameti açısından ama olsun. Yine de gülüyorum.)

-Dışarda geniş bir ekibim var. Hepsi uzman. Dünyanın çeşitli yerlerinde sizin hiç haberiniz bile olmayan turnuvaları ve maçları seyrediyorlar. Fiorentina'da iyi ilişkiler içinde olduğum isimler var. Serginho, Nuno Gomes, Rui Costa, Chiesa ve diğerleri zaten günde 5 kere telefonla konuştuğum isimler. Önce Ümit Davala ile başladık. Onu da dışardan alınan biri sayabilirsiniz. Bratislava'dan alıp kullanamadığım Kutuzov neden olmasın. Kaleci Mondragon olmalı. Takıma alıştı, düzgün yaşantısı olan ve karakter sahibi bir çocuk. Tam da bir Galatasaraylı oldu. Aslında alacağımız adamlara daha seyretmeden "bu yaşlı, bu yan toplara çıkamıyor, bunda tavuk karası var" diyeceklerini biliyorum. Bunlara alıştım ben. Hatta ülkeme kabuk bağladığımı bile söyleyebilirim."

(Röportajı noktalıyorum. Fazlası tefrit olmasın istiyorum.

Ayrılıyoruz. ve dışarı çıkıyorum.

İlk ışıklarda bir çocuk arabanın camına yapışıveriyor. Sümüklü üstelik. Cebimde ne varsa veriyorum.

Ve İtalyan veledine yazmak istiyorum cebimdeki bütün parayı bir Türk veledine verdiğimi...) n

Ümit Aktan'ın kaleminden Fatih Terim

Çocuk arabayı görür görmez koştu. Sürücü tarafına değil de arabanın arkasında oturan iyi giyimli adamdan camı açmasını istedi.

Adam açtı.

Çocuk adama bir şeyler söyledi. Adam dinledi, güleç yüzüne giydirdiği ironiyle kendisine uzatılan bir şeylere bir şeyler yazdı ve geri verip, şoföre eliyle "devam" işareti yaptı. O uzaklaşırken kamera dolly üzerinde yükselip uçsuz bucaksız mekanı görmemizi sağladı. Yeşilliklere doymayı sindirirken, lüks araba uzaklaştıkça bir İtalyan prelüdü fondaki ses oldu.

Ve film bitti...

Bir başka çocuk bir başka arabayı görür görmez koştu. Sürücü tarafına değil de arka koltukta klimanın serinliğine kendilerini bırakmış olan çiftten camı açmalarını istedi. Adam eliyle çocuğu kovar gibi bir işaret yaptı. O anda trafik ışıkları yeşile döndü ve araba hızlı bir kalkışı tercih etti. Kalkışın etkisiyle arkadakilerin kıçı koltuğa yapışırken çocuk elindeki kağıt mendillerle dondu kaldı. Fonda müzik yoktu ve sadece şehrin yaşlı bir kadın gibi inleyen gürültüsü vardı.

Ve bu gerçekti...

Birincisinde İtalyan veledi iyi giyimli çakal gözlü bir Juventus taraftarı olup "sinyor imperatore" dediği Fatih Terim'i kandırmaya çalışıyordu. Oysa bizim Adana eşrafından Fatih hocamız Milan takımının başında olup fincancı katırlarını ürkütüyordu o sıralar. Çünkü göğsünde taşıdığı reklamı veren ülke başbakanı, aynı zamanda Opel ile Fiat araba markaları arasında ticaret yapıyor, bizim imparator ise bu reklam filmini bir Mercedes ile çekiyordu.

İkincisinde ise Çağlayan semtindeki ışıkları işyeri kabul eden adamın çalıştırdığı çocuk sümüklüydü. Yanaştığı arabadan alacağı parayı kendisini çalıştıran adama şarap parası yaptıracak, kendine ise "kelle başı" hesabından iki lokma yemek ile yatacak bir merdiven altı verilecekti. O diğer çocuk gibi arabanın camına yanaşıp yalvarmak için para da almamıştı. Tam tersine geçim derdindeydi.

Bu iki görüntü benim kulağıma hep küpe oldu. Ama kulağım delik olmadığından ve küpeyi kendime yakıştıramadığımdan hep unuttum ve meseleyi her seferinde tekrar sorgular oldum.

Eskinin yoğurtçu çıngırakları gibi biteviye Fatih Terim'i sorgulayanlar gibi.

Oysa Galatasaray gibi bir takım, şampiyon oluyor ve yine de hocasını değiştiriyorsa benim asfalttan düz mantığım şöyle diyor:

"Romen ile olup olabileceğiniz bu kadardır, Ama Terim ile daha fazlasını da olabilirsiniz!.."

Demek ki hedef büyütülmüş, ufuklar yakın edilmek istenmiş, gelecek hayal edenlerden, gelecek kuranlara geçilmek istenmiş.

Demek ki başkan büyük düşünmüş..

Adana'nın inatçı adamı "madem öyle işte böyle" gibi en veciz felsefik akımların ürettiği düşünceye yaslanarak Avrupa'ya daha da güçlü gitmek istemiş. Kuru sözleşmelerle yetinmeyip "balmumu mühürlü" davetiye beklermiş meğer.

O da biliyor ki Türkiye'nin gerçeği diğer ülkelerin gerçeklerinden çok farklıdır ve genele hep aykırıdır. Burası "reyting" cennetidir. Bu ülke insanı Süpermene bile ancak on dakika bakar. Onbirinci dakikada ise "Hoop hemşerim, bizim çatı akıyor bi el atsana gardaş" mantığıyla kanıksayıverir.

O da biliyor ki "eğer gökkuşağı on beş dakikadan fazla gökyüzünde kalırsa, artık oraya bakmazlar"

O da biliyor ki "durmak düşmenin başlamasıdır."

O da biliyor ki "Aşacak birini bulamazsan kendini aşmalısın."

Şimdi o İtalyan veledi kandıracak bir başka azınlıktan hoca bulamayacak ama, benim Çağlayan'daki gariban sümüklü veledim hala araba camlarına yapışacak...

Çünkü ben bir Türküm ama benim aslanlar gibi bir Fatih Terim'im var.

O İtalyan veledi ise başbakanından menkul bir ülkenin tilki suratlı şımarık bir zengin çocuğu.


SAYI 9
 
ÜMİT AKTAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED