|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İsmet Özel'in bir süredir Gerçek Hayat dergisinde "Biz Türkler" diye altını çizerek ısrarla vurguladığı bir konu var. Türklerin İslâm'la hayatî lişkisi... İsmet Özel konuyu birkaç sayıda ve geniş biçimde işledi. Üzerinde konuşulacak çok şey bulunduğu mutlak olmakla birlikte, ben buraya, onun düşünce eksenini verecek bir ifadesini almak istiyorum. "Devletin İslâm'la sınavı" başlığının altı tam da o cümlelerden yola çıkarak doldurulabilir. Şöyle diyor İsmet Özel: "Türk'ün haysiyet ve yeterlik bakımından yüceldiği her dönem ve alan onun İslâm'la kaynaşıklığında hiçbir tereddüt olmadığı dönemler ve alanlardır..... Hastalık ve dert her kim Türklüğü İslâmlıktan ayırdıysa o zaman ve orada başgösterdi." (7-13 aralık, 2001, sayı: 49) Ben de aynı netlikte İslâm'ın Türkiye için kelimenin gerçek anlamında "hayatî bir değer olduğunu, "İslâmsız bir Türkiye"nin artık Türkiye olmayacağını vurgulamak isterim. Bir şeyi daha vurgulamak isterim ki, Türkiye Cumhuriyetinin "derin şuuru"nda İslâm'ın bu hayatî gerekliliğine dair notlar mevcuttur. Yani Türkiye Cumhuriyeti de "derin şuuru"nda asla İslâmsız bir Türkiye'yi düşünemez. İslâmsızlığın Türkiye'nin güvenliği için en büyük tehdit olduğuna inanır. Ancak bu, gerçeğin tamamı değildir. Bir de ortada "İslâm'la mesafeli duruş" gerçeği vardır. Bana göre bunun da sebebi, Osmanlı'nın külleri arasından doğmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti'nin, global ölçekte İslâm sorumluluğunu taşıma gücünü kendisinde görememesi ile ilgilidir. Çünkü bu sorumluluk, bir yerde Birinci Dünya Savaşı galipleriyle (ki kısaca Batı dünyası diye ifade edilebilir) savaşı sürdürmek anlamına gelmekteydi. Türkiye'de problemli alan, "İslâmsız olamama" gerçeği ile "İslâm'a mesafeli duruş" arasındaki dengeyi kuramamaktan oluşuyor. Laik sistem de tam bu ara alanda oluştuğu için son derece problemli gözüküyor. "İslâmsız olamama" gerçeği, devletin halkla bütünleşmesinin ifadesi iken, "İslâm'a mesafeli duruş", Türkiye'nin güvenlik kaygısı duyduğu Batı dünyasına vermek zorunluluğunu hissettiği bir görüntüdür. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden bu yana bu ikili alanda bocalamaktadır. Bocalamanın insanî boyutunda ise, yönetimi üstlenen kadroların zaman zaman unutkanlık sebebiyle, zaman zaman bilinç tahribatı sonucu, "derin şuur"u kaybetmesi vardır. Belki zaman zaman devlet yönetiminin bu bilinçten tamamen yoksun, hatta bu bilince muhalif kadrolar tarafından üstlenilmesine de işaret edilmelidir. Zaman zaman da Batı tehdidinin güncelleştiği ve İslâm'a mesafeli duruşun, kurban alıcı bir mahiyet kazandığı söylenebilir. Burada şunu da ifade etmeliyiz ki, "İslâm'a mesafeli duruş"un dozu yoğunlaştıkça, devlet-toplum ilişkileri sağlıklı yapısını kaybetmekte, deyim yerindeyse bu ilişkilerde de mesafe oluşmaktadır. Bu da ülkeyi, "İslâmsız"lığın getireceği tehlikelerle yüzyüze bırakmaktadır. "28 Şubat projesi", bana göre bir "İslâm'ı azaltma projesi"dir. "İç tehdit değerlendirmesi"nden yola çıkarak oluşturulmuş bir "güvenlik operasyonu"dur, ama geldiği sonuç itibariyle "İslâm'a mesafeli duruş"u, "İslâmsız"lığa doğru ağdıran ve bu sebeple devlet-toplum ilişkilerini yaralayıp, yeni bir "güvenlik sorunu" oluşturan operasyondur. Bu dönemin, "İslâm'ın siyasi birikimi"nin yansıması gibi görünen Refah'ın iktidara gelmesinin de etkisiyle, Amerika başta olmak üzere tüm Batı dünyasında "Türkiye'de İslâm'ın öngörülenden fazla geliştiği" gibi bir değerlendirmeye tekabül ettiği söylenebilir. O yönüyle Batı âlemi tarafından derin tasvip görmüştür. Hatta başka İslâm ülkelerine ihraç edilebilecek kalitede bir operasyon olarak değerlendirilmiştir. Ama Türkiye'de devlet-toplum ilişkisinde çok ciddi sancılar üretmiştir. Ve bu sadece, 1997'den bu yana sürdürülen operasyonun polisiye boyutunun verdiği olumsuz sonuçtur. Bir de, eğitim başta olmak üzere hayatın her alanında İslâm'ın azaltılmasının ortaya çıkaracağı toplumsal kişilik aşınmasının üreteceği kalıcı sorunlardan söz etmek gerekir ki, Türkiye bu alandaki bedeli de uzun vadede ama daha ürkütücü çapta ödeyecektir. Burada moral yapısı aşınmış bir toplumdan söz ediyoruz ki, Türkiye'nin varoluş şartı açısından asıl tehlike budur. Ben bu 28 Şubat yıldönümünde, devlete sadece derin bir muhasebe tavsiyesinde bulunabilirim. "İslâm'ı azaltılmış bir Türkiye, Türkiye olarak kalabilir mi?" sorusu etrafında bir derin muhasebe... Devlet, bütün dersleri "pekiyi" olan bir kız çocuğunu, sadece başını örttüğü için okuldan atmanın "tehdit değerlendirmeleri-güvenlik kaygıları" ile ilgili inandırıcı-makul gerekçesini topluma anlatamadığı sürece, bunun toplum tarafından "İslâm'ı azaltma projesi"nin uzantısı olarak algılanmasına mâni olamayacak, bu da krizli yapıdan kurtulmayı zorlaştıracaktır. Ülkenin ana insan unsurunun buruklaştırıldığı, küstürüldüğü, yaralandığı bir süreç söz konusu ise orada en azından "milli" bir süreçten söz edilemez. 28 Şubat, bu yıl dönümünde alkışlanmayı değil, sadece sorgulanmayı hakediyor. Herkes, "derin devlet" dahil, "derin şuuru"ndaki genetik bilgileri yeniden okumalı bugün. Ve hiç şüphesiz açık bilinçle..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |