|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
28 Şubat 1997'nin üzerinden tam 5 sene geçti. 5 uzun sene. O günden bugüne neler değişti, ben neredeyim diye baktığımda, demokrasi mücadelesinde, ailecek büyük bedel ödediğimizi görüyorum. Ve seviniyorum. Çünkü, bu ülkeye hepimizin borcu var. Türkiye'yi daha demokrat, daha özgür, daha zengin yapmak hepimizin görevi. Dünyanın en müreffeh ülkelerinin demokrasiyle yönetildiğini unutmayalım. Çünkü ancak demokratik mekanizma işlerse, hırsızların önüne geçilebilir; zenginlikleri cebe atan oligarşik bir yapının yerini, imkânların adilce paylaşıldığı, zenginliklerin tabana yayıldığı daha dengeli bir cemiyet alır.
Zaman tünelinde
28 Şubat 1997'de, Mehmet Ali Ilıcak Akşam gazetesinin sahibiydi. Ve ben bu gazetede köşe yazarı olarak çalışıyordum. Aydın Doğan ile Dinç Bilgin birleşerek Akşam'ın dağıtımını durdurdu. Dağıtım karteli, Ilıcak'ın Babıâli'de büyümesini engellemek için doğdu. Akşam'ın dağıtımı durdurulduktan bir süre sonra, Mehmet Ali, gazetesini, çeşitli dergilerini, Alem radyosunu, matbaa binasını, makinalarını, İkitelli'deki arazisini, borçları ve mükellefiyetleri karşılığında Mehmet Emin Karamehmet'e devretti. Karamehmet, Yılmaz Hükûmeti'nin ve Batı Çalışma Grubu üyelerinin baskıları yüzünden, beni, Mehmet Ali'yi ve eşim Emin Şirin'i, hiçbir tazminat ödemeden işten çıkarttı. Aydın Doğan'ın gazeteleri Mehmet Ali'ye karşı adeta "savaş ilân etmişti" Çeşitli iftiralarla yargıyı etkilemeye çalıştılar. Oğlum ve eşim hakkında, -332 bin adet televizyon dağıtılmış ve bandrolleri de üzerine yapıştırılmış olduğu halde-, Devlet Bakanı Cavit Kavak'a bağlı TRT'nin şikâyeti üzerine (tek bir televizyon dağıtılmadı ve bandroller açıktan satıldı iddiasıyla) dolandırıcılık davası açıldı. Bu dava dolayısıyla, ifade ve savunmaları alınmadan -hazırlık soruşturması sırasında- her ikisi de tutuklandı. Mehmet Ali ile Emin Şirin, Sağmalcılar Cezaevi'nde 1 hafta yattı. Sağmalcılar'da, onları "taciz etmek" üzere, şu anda ismini veremeyeceğim birinin, mafya ile anlaşma yaptığını duyduk. Bu teşebbüs, gereken tedbirleri aldığımız için akim kaldı. Mehmet Ali, hayata yeni atılan bir genç olarak, gelişmelerden etkilendi. Aydın Doğan'ın gazetelerinde iftira kampanyası sürüp gidiyordu. Yurt dışında çalışmaya karar verdi. (Doğan'ın gazeteleri ve tetikçileri "kaçtı" dediler) Mehmet Ali, kuzeninin yardımı ile kurduğu matbaacılık işini, Amerika'nın kimseye ayrıcalık tanımayan, serbest rekabet ortamından yararlanarak, büyüttü; Florida'nın en önde gelen matbaalarından birinin sahibi oldu.
Bu arada, Emin Şirin, iftira kampanyasının neticesinde bir kere daha tutuklandı ve 58 gün Haymana Cezaevi'nde kaldı. Sonuçta, hem Mehmet Ali, hem de Emin Şirin beraat ettiler. Beraat kararını Yargıtay tasdik etti.
Kartel, bu defa da, Mehmet Ali'yi asker kaçağı ilân etti. Oysa, yoklamalarını muntazaman yaptırmıştı. Kaçak durumu yoktu. Yurt dışında çalıştığı için, bedelli askerlik hakkı doğdu. Müracaat etti. Onu, bu haktan yararlandırmak istemediler. "Gitsin, olumsuz kararı, Askerî İdare Mahkemesi'nde bozdursun" dediler. Ama buna lüzum kalmadı. Deprem oldu ve belirli bir yaşın üstünde bulunan herkes için, bedelli askerlik hakkı doğdu. Mehmet Ali de bu haktan yararlanarak askerliğini tamamladı. Aydın Doğan ve Dinç Bilgin, Mehmet Ali ile uğraşmak için bütün kozlarını kaybedince, Emin Şirin'e daha büyük bir hışımla yöneldiler. Eşimin, İstanbul Belediyesi'ne gül satarak yolsuzluk yaptığı iddiasını ortaya attılar. Gül satışında bir suistimal bulunmadığını tesbit eden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı verdi. Gül alımı, Belediye'nin toplam bitki alımlarının yüzde 1'inden azdı. Sırf Emin Şirin'i karalamak için, gül satışı üzerinde duruluyordu. Ama bu defa da evdeki hesap yargıdan döndü. İftiraları manşetlerine taşıyanlar, beraat ve takipsizlik kararlarına gazetelerinde yer vermediler.
Gülünç iddia
Bir yandan eşim ve oğlum yolsuzluk iddiaları ile hırpalanırken, ben de, gülünç bir iddia ile "Laiklik karşıtı olduğum" ileri sürülerek, siyasi yasak kapsamına alındım. İşte 28 Şubat bana bunlara mal oldu. İşimi kaybettim. Yıllarca süren bir hukuk mücadelesi ile yolsuzluk yapılmadığını ispata çalıştık. Meclis'in ve siyasetin dışına atıldım. Kartel'in sütunlarında ve köşe yazılarında çirkin sözlerin muhatabı oldum, hakarete uğradım. Ama, yazımın başında ifade ettiğim gibi: Sevinçliyim. Bu vatana, bir bedel ödediğim için sevinçliyim. Sevmediğim bir şeyi yaptım ve sütunumda kendimden bahsettim. Fakat benim hikâyem ile 28 Şubat'ın hikâyesi içiçe geçiyor; herhangi bir kişinin -demokrasinin sekteye uğradığı dönemlerde- karşılaşabileceği haksızlıkları gözler önüne seriyor. Neticede yıkılmadım, ayaktayım. Komploları, çok şükür yargı kararları ile bertaraf edebildik. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin de, Anayasa Mahkemesi'ni mahkûm edeceğine ve bu hukuk mücadelesinden de, başarıyla çıkacağıma inanıyorum.
28 Şubat yakışmıyor
28 Şubat'ta, şahsi zararımdan ziyade, memleketin kayıpları için üzülüyorum. "Durumdan vazife" çıkaranların arkasına sığınıp, laiklik için mücadele ettikleri havasını basanlar, "durumdan hırsızlık" çıkarttılar. İhaleye fesat iddiaları, banka soygunları, Bayındırlık Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı'ndaki yolsuzluklar vs... hep bu döneme rastlar. Türkiye, 28 Şubat sürecinde iki büyük deprem (Yalova ve Düzce), iki de çok önemli ekonomik kriz yaşadı. Başımıza bir belâ daha gelmeden, korkuları abartarak sürdürülen şu 28 Şubat sürecini sona erdirelim. Bırakınız, başörtülü kızlar üniversiteye gitsin. Herkes kurbanının derisini istediğine versin. Çocuklarına arzu ettiği yaşta dinini öğretsin. Rejimin vesayet altında bulunduğu izlenimini silin artık. Bu durum Türkiye'ye ve muasır medeniyete ulaşmaya çalışan bir millete yakışmıyor..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |