|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Fransız sinemasının güçlü oyuncularından Jean Reno'nun beklenen filmi Wasabı'yi nihayet Türk sinemaseverlerde izleme fırsatı bulacak. Fransa ve Japonya'nın mekan olarak kullanıldığı film, Deney, Vatel, Koş Lola Koş'dan sonra Avrupa sinemasının ülkemizde gösterime giren örnekleri arasında bulunuyor. Wasabı'de 20 yıl sonra kızı olduğunu öğrenen yumuşak kalpli ama sert yumruklu bir babayı canlandıran Jean Reno, kendine has karizmasını bir kez daha konuşturuyor. Nikita, Leon, Beşinci Element, Yamakasi gibi filmlerinden tanıdığımız Luc Besson, bir kez daha üstelik Jean Reno ile birlikte sinema izleyicisinin karşısında. Hem de senaryosunu, bu yakın arkadaşı için yazdığı bir filmle. Wasabi, Besson ve Reno hayranları için bildik tatta. Gerard Krawczyk'in yönettiği filmde, genç Japon oyuncu Ryoko Hirosue ile 'Asterix ve Obelix Sezar'a Karşı'nın başarılı oyuncusu Michel Muller başrolleri Jean Reno ile paylaşıyor. Filmde, süpriz bir şekilde Japonya'ya gittiğinde on sekiz yaşında bir kızı olduğunu öğrenen Hubert'i oynayan Jean Reno, "Benim kişiliğime ve fiziğime son derece uygun bir roldü. Yaşlandıkça, İtalyanların dediği gibi yaşamımdaki 'damızlık' rolümü daha çok ciddiye alıyorum" dedi. Filme adını veren 'Wasabi', son zamanlarda Türkiye'de de pek meşhur olan sushi ile birlikte yenen, acı ve çok sert bir sos. Aynı zamanda Japonya'da yetişen ve köklerinden yararlanılan çok güzel bir gülün adı. Wasabi, Luc Besson ve Jean Reno'nun Japonya'da bir film yapma isteğinden doğmuş. İkilinin bu isteği yoğunlaşınca çerçeveyi çizmek Besson'a düşmüş ve tam da Jean Reno'ya göre bir Hubert karakteri çıkmış ortaya. Uzun zamandır Reno ile bir projede çalışmak isteğinde olan Gerard Krawczyk de, Besson'dan gelen senaryoyu okuduğu anda o sırada çektiği filmi erteleyerek Wasabi'ye dahil olmuş. Filmin konusu
Hubert yumuşak kalpli bir polis müfettişi olmasına rağmen genellikle kaslarını devreye sokmaktadır. Bilmeden emniyet müdürünün oğlunun suratını dağıttıktan sonra, komiser ona biraz tatil yapmasını önerir. Bu öneriyi istemeden kabul eder ve uzun zamandan beri yapmadığı şeyleri yaparak kendisi ile biraz daha fazla ilgilenmeye karar verir. Tam bu sırada Japonya'dan bir telefon gelir. Bir noter, yaklaşık yirmi yıl önce hayatının kadını olan Miko'nun, tuhaf bir şekilde öldüğünü bildirir. Kadın onu unutmamış ve vasiyyetnamesinde yasal varisi olarak kabul etmiştir. Miko bir vasiyet ve hediyeden çok, bir sorun hatta bir bomba bırakmıştır. FİLMİN KÜNYESİ
Wasabi: Japon-Fransız tadında bir aksiyon filmi
Leon'un senaristi Luc Besson ve Jean Reno'nun Japonya'da bir film çekmek istemesi üzerine çekimlerine start verilen Wasabı, beklenenin üstünde olmayan ama vasat da sayılmayacak bir fim. - Wasabi nasıl doğdu? Japonya'da bir film çekmek istiyorduk. Nikita ve Leon'dan sonra, Luc ve ben bu ülkeye karşı duygusal bir yakınlık hissetmeye başladık. Japonlar bizi seviyorlar ve bu da karşılıklı bir duygu. Bu nedenle orada bir film çekmek ve onlarla bazı şeyler paylaşmak istedik. - Olaylar ve karakterler hakkında konuştunuz mu? Hayır, bu Luc'ün işi. Luc hemen yazmaya başlamadı çünkü daha önce hikayeyi düşünmesi ve oluşturması gerekiyordu. Bana "Sen hiç merak etme, çünkü hikaye ilerliyor" diyordu. Ve kendini hazır hissettiği zaman da, senaryoyu üç hafta gibi bir sürede tamamladı. -Hubert karakteri size uygun bir rol müydü? Bu benim kişiliğime ve fiziğime son derece uygun bir roldü. Ben babalık yönü son derece gelişmiş biriyim, bu yüzden de on sekiz yaşında bir kızı olduğunu öğrenen birinin neler hissedebileceğini çok iyi anlıyorum. Yaşlandıkça çocuklarımın hayatımda ne kadar önemli olduklarını daha iyi anlıyorum. İtalyanların da dediği gibi yaşamımdaki 'damızlık' rolümü çok ciddiye alıyorum. - Hubert'in hangi taraflarını seviyorsunuz? Görünürde soru sormayan bir adam ama işin gerçeği, acı çekiyor. İçindeki acıyı uyuşturabilmek için de çılgın gibi çalışıyor ve bu haliyle de bana çok benziyor. - Siz de onun gibi golf oynamaktan hoşlanıyor musunuz? Bu sporu film gereği öğrendim. Ancak şimdi topun üstüne vurmak yerine, kenarına vurmak gerektiğini biliyorum. Hızlı bir şekilde golf oynamayı öğrendim, çünkü çok iyi bir öğretmenim vardı. Tabii bu arada her gün golf oynamak isteyen çılgın bir golf oyuncusu olmadım ama bu sporu son derece ilginç buluyorum. Topla kurulan sıcak ilişkiyi seviyorum. Tıpkı hayatta olduğu gibi, bir noktaya kilitlenilip ona ulaşmaya çalışılıyor. Dalmak gibi golf de benim beynimi rahatlatıyor. Bu arada Japonya gerçek bir golf ülkesi. Çekimi yaptığımız alan üç katlıydı ve iki yüz kırk kişi aynı anda topa vuruyordu. - Bugün kendinizi iyi bir oyuncu olarak kabul ediyor musunuz? Hayır, ama iyi bir tarzım olduğunu zannediyorum. Jestleri çabuk kavrıyorum. Ama en önemlisi ekranda inandırıcı olmaktır. Sinema sihirli bir yalandır. - 'Taxi 3'ü saymazsak Wasabi, Gerard Krawczyk'in Luc Besson için çektiği ikinci film. Bu durumda bir işbirliğinden söz edilebilir mi? Evet. Onlar aynı akımın içindeler ve aynı tür filmleri görmek istiyorlar. Gerard, Luc'ün ne istediğini anlıyor, teknik planda da benzer yaklaşımları var. Her ikisi de aynı sahnede pek çok malzemeye sahip olmak istiyor: Byük planlar, orta planlar, değişik açılar. Ayrıca montaj masasında da birbirlerini çok iyi anlıyorlar. Aralarında pek çok benzer nokta bulmak mümkün. Her ikisi de çok çalışkan. Aynı zamanda da sağlam ve duygusallar. - Siz kişisel olarak Gerard Krawczyk'in hangi yönünden etkilendiniz? Tıpkı benim gibi onun da biraz deve bir tarafı var: Çalışırken ruh halinde herhangi bir tıkanıklık olmuyor. İlham eksikliği yüzünden setten kaçan diğer sinemacılar gibi değil. Ayrıca ustalığının ve hızlı harekete geçmesinin dışında, çalışanlara karşı takındığı insanca tavrı da sevdim. Aktörlerin arkasındaki insanlarla da ilgileniyor, ki bu da bağlantı kurabilmek açısından kaçınılmaz bir şeydir. - Michel Muller sivri mizah anlayışıyla ünlü. Sağlam yapınız göz önüne alınırsa sette sizi zor durumda bıraktı mı? Evet. Ama o sivri mizah anlayışının arkasında, duygusallığı ve derinliği olan çok değişik bir adam var. Verdiği görüntünün tam tersine, son derece sağlam bir yapıya sahip. Onunla her şey konuşulabilir; havuç fiyatları, Platon ya da Tokyo trafiği. - Ryoko Hirosue'nun sadece Japonca bilmesi sorun yaratmadı mı? Hayır, çünkü o tam bir profesyonel. Japonya'daki oyuncular her şeyi yapabiliyorlar: Oyunculuk, şarkıcılık, televizyon sunuculuğu. Hatta onları yemek programlarında bile görmek mümkün. Bu ülkenin insanlarında, bizde olmayan bir canlılık var ve çılgıncasına bir yaşam sürüyorlar. Hiç uyumuyor ve sürekli kahve ya da enerji veren içecekler içiyorlar. Ryoko da bu şekilde yaşıyor ve kapasitesi de çok yüksek. Onunla insanı açıdan yakınlaşmak için biraz zaman geçmesi gerekti. Biraz daha yaşlı olduğum için, ona mesleki ve kişisel bazı tavsiyelerim oldu. Ama kesinlikle özel hayatına karışmadım, çünkü bir film çekimi sorunların da kaynağını oluşturur. - Ekranda, saygın karakterleriniz arasındaki bağlantılar çok heyecan verici. Kamera önünde bir çeşit sihir üretildiği söylenebilir mi? Evet. İki oyuncu arasında geçen şeyler son derece özeldir. Buna yapay bir kışkırtma getirilemez. Her şey kendiliğinden gelişir, o kadar. Bir aktör için allak bullak edicidir ve sanırım tıpkı Ryoko gibi benim de duygusal bir anım olacak. Bu da bana Nathalie Portman'la, Leon'un çekimleri sırasında yaşadıklarımı hatırlatıyor. - Hazır Leon konusu açılmışken, o filmden sonra bugüne kadar Luc Besson'la çalışmadınız. Bu profesyonel uzaklaşma arkadaşlığınıza da yansıdı mı? Hayır, değişik projelerde olsak da görüşmeye devam ettik. Luc'ü gerçekten çok severim. Coğrafik açıdan farklı yerlerde bile olsak, düzenli olarak telefonlaşıp haberleşiriz. Buluştuğumuz zaman Eric Serra'ya da haber veririz ve hep birlikte yemek yeriz. - Europa ile stüdyo patronu oldu. Sizce bu iddialı bir proje mi? Bu ona daha özerk filmler yapma olanağını sağlayacak, artık onu frenleyen ya da durduranlar olmayacak. Ben ona hayranlık duyuyorum, aynı anda bu kadar çok şeyi nasıl yapabiliyor diye kendime soruyorum. Sanırım bu inanılmaz enerjinin sırrı, sinemaya karşı duyduğu koşulsuz aşk. - Son yıllarda Amerikalılarla çok fazla çekim yaptınız. Bu yolda devam edecek misiniz? 'Mission Imposible (Zor Görev)', 'Godzilla', 'Ronin' ya da 'Rollerball' fark edilmesi gereken, yerinde çalışmalardır ama bu da kendimi Amerikan sinemasına adayacağım anlamına gelmez. Ayrıca 'Les Rivieres Pourpres (Kırmızı Nehirler)' ya da 'Wasabi'de de oynadım ve şimdi de Danielle Thompson'un 'Decalage Horaire (Farklı Zaman Çizelgesi)' adlı komedisinde oynamaya hazırlanıyorum. Aslında sürekli Birleşik Devletler'de olmaktan hoşlanmadığım için, orada mümkün olduğunca az zaman geçiriyorum. Oradaki yaşam tarzına uyum sağlamak için on sekiz yaşında olmak gerekir. Benim için artık geç, kendimi Fransa'da çok daha iyi hissediyorum.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |