|
|
|
|
Benim içinde bulunduğum 18 yıllık dönem içinde tüm yayınlarda sürç-ü lisan edilmiş ve bunlar hep destansı boyutlarda büyütülmüştür. Günümüzde ise değil sürç-ü lisan etmek, torba torba gübre bıraksanız da yayınlar kaynayıp gitmektedir. Eskiden canlı yayınlarda kamera karşısına kurulup, akar-yazılardan, yani prompter'den okuma lüksümüz yoktu. 1970'li yılların ikinci yarısında başlayan bir uygulama daha deneme safhalarında iflas etmişti. Birisi kameranın yanına oturur, makaraya takılmış teksir kâğıdını çevirir, biz de okumaya çalışırdık. Daha prompter kelimesini bile bilmediğimizden, ilkel makinenin markası olan "auto-queue" kelimesi sistemin adı olmuş çıkmıştı. Ben okurken, çeviren arkadaşın bir an dalması ise felaketin daniskası olurdu. Önünüzdeki metne dönseniz, nerede olduğunuzu bulabilmeniz, karda kaybettiğiniz yüzüğünüzü bulmaktan daha zordu. Devam etseniz geveleyeceksiniz. 2 saat makarayı çeviren arkadaşın kolu tutulmasın, dikkati dağılmasın diye dua ederek program sunmanın azabını bilmem anlatabiliyor muyum?.. Uygulama kısa sürdü ve bugünkü sistem gelinceye kadar da bir daha denenmedi. Tuna Huş 1972 yılında Devlet Su İşleri'nden nakille gelmiş bir yayıncıydı. Spikerdi. Muhabirdi. İlk spor stüdyosu sunucusuydu. Büyük yönetmen Musa Çözen ile birlikte Kayseri Bölge Televizyonu'na paket programlar da yapıyordu. 1974 yılında gece haberciliğinin doğum günü olan 1 Şubat tarihinde "Güne Bakış" başladı. 5 gece Can Akbel, sonradan ünlendiği adıyla "kele bakış"ı sunacak, hafta sonları ise Tuna Huş devam ettirecekti. Spora meraklı, üstelik eski bir basketbolcu olan Tuna Huş'un donanımı da bir hayli fazlaydı. Ve o nedenle bir gün genel müdürlüğe davet ediliverdi. Zaten bu hep böyle olurdu. Eğer işten pek anlamıyorsanız, efendice sabahları erken gelip bir de kravat takıyorsanız, size pek iş vermezler, dolayısıyla siz de hata yapmazdınız. Bir işe yaramayanlar, iş yapmadıklarından hata da yapmazlar ve terfi ederler, bir işe yarama belirtisi gösterenlere ise hata yapana kadar yük bindirilir, sonra da soruşturma açılırdı!.. Tuna'ya da angarya bindiriliverdi. "Sayın Huş, basketboldan anladığınız için bu hafta sonu Ankara'da yapılacak Challenge Kupası basketbol maçlarının anlatımında görevlendirildiniz." İyi, güzel... Ancak ardından gelen şifahi konuşma çok tuhaf... "Tunacığım, bu basketbol çok fazla yabancı deyimle anlatılıyor. Sen bunun ortasını bulup halkı pek rahatsız etmeyecek şekilde anlatırsan çok mutlu oluruz." Bu konuşmanın Türkçe çevirisi ise şöyle olabilirdi ancak: "Bana bak Tuna, basketbol anlatırken ya Türkçe konuş, ya da kendine haritadan bir yer seç!..." Tam iki gece kafa patlattık. Uyumadık. Herkesin önerisini dinledik. Tuna'nın beynini yıkadık. O da olabildiğince başarılı ve herkesi memnun ederek anlattı maçları. Baylar bayanlar... Türkçe basketbol anlatımında ilk kez "steps" yerine "hatalı yürüme", "hook shot" yerine "çengel atış", "jump shot" yerine "sıçrayarak atış" 1974 yılında Challenge Kupası maçlarında kullanıldı ve bunda az da olsa payım var. Bugün, sevgili Tuna Huş'un boynunu uzattığı giyotinden kalanlar sayesinde yeni bir kapı açılmış ve basketbol anlatımı doğmuş oldu. Günümüzde "İngilizceniz çok iyiyse, Türkçenizin ne olduğu kimin umurunda" mantığıyla sergilenen yayıncılığı görünce bazen düşünür ve için için yanarım 1974 yılında Tuna Huş ile üç gece uykusuz kalışımıza. Halen Murat Murathanoğlu ve İsmet Badem bana en azından üç gece uykusu borçludur!.. O Tuna Huş oldum olası Cemal Kamacı ile Celal Sandal'ı karıştırırdı. İkisi de ünlü, ikisi de şampiyon, üstelik ikisi de gündemde. Bir pazartesi gecesi "Spor Stüdyosu" var ve konuk Celal Sandal. Üstelik Avrupa Şampiyonu olarak canlı yayında. Tam iki saat konuğuyla sohbet etti Huş ve tam iki saat 16 milimetre film bandından oluşmuş koca tekerleği eriterek programı sundu. Yönetmen ise bir dahi olan rahmetli Okan Uysaler. Tunacık konuğa her döndüğünde nefesimizi tutuyoruz ve o her seferinde Celal Sandal'a "Sayın Sandal" diyerek müthiş performansını büyük bir başarıyla sergiliyor. Görüntüde olmadığı zamanlarda da "Nası kodum size" şeklindeki zarif işaretini bile sevinçle karşılıyoruz. Varsın yapsın, ama yayında hata olmasın... Programın sonunda sunucu ve konuk ayağa kalkıyor, bir panonun önüne geliyor ve konuk duvarda eski konukların imzalarının arasında uygun bir yere imza atıyor. Bugünlerde çok önemli bir buluşmuş gibi yapılan bu uygulamanın da başlangıcı bu program. İmza atıldı ve sevgili Tuna Huş Avrupa Şampiyonu Celal Sandal'a dönerek programı kapattı: "Programımız burada sona eriyor. Siz sevgili seyircilerimize iyi geceler dilerken programımıza renk katan sayın Cemal Kamacı'ya da..." Sonrası ise ayrı bir kitap olur... Gözümle ve kulağımla yaşadığım bir başka dil sürçmesi ise radyo maç anlatımının esnemesinde en büyük pay sahibi olan, taze rahmetlilerden Aydın Köker'e ait. Eskişehir Atatürk Stadının yemyeşil çimlendirildiği bir dönemde sahanın öbek öbek karla kaplı görüntüsü karşısında yayını şöyle açmıştı bir keresinde: "Sevgili seyirciler. Türkiye Kupası maçı için yine karşınızdayım. Sahaya bakıyorum 'yoğurtlu ıspanak' gibi..." Şimdi siz söyleyin... İlk anda saçma ve hata gibi görünen bu cümleciğin içinde kreatif bir zekâ pırıltısı yatmıyor mu?... Zaten Toplum Polisi'nin beyaz kaskıyla görev yaptığı bir maçta "sahadaki olaylara frukolar müdahale ediyor' diyen de kendisidir, Toschack için 'şimdi top ismi tehlikeli futbolcuda' diyen de. Bir dönem Ajax takımında oynayan Grip isimli bir futbolcu oyuna girdiğinde, 'şimdi oyuna üzerinize afiyet grip girdi' diyerek bana göre dönemin tabularını bile yıkmıştı. İşte o Köker ile Galatasaray-Atletico Madrid Avrupa Kupası maçını radyoya anlatıyoruz. İspanya'daki ilk maç 0-0 bitmiş.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |