T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

C U M A R T E S İ
Milli Takımımız dünyanın en büyük dört takımı arasında...
Onları çok seviyoruz

Bundan tamı tamına bir ay önceydi. Milli Takım Kore'de Dünya Kupası finallerine çıkmaya hazırlanıyordu. Gazete ve televizyonlardaki yorumcular Ay-yıldızlı ekibin guruptan nasıl bir üst tura çıkabileceğini tartışıyordu.

Tatlı bir heyecanla ortalığı toz duman almış, Şenol Güneş'in vizyonu, milli takıma seçilen futbolcuların yeterliliği, onu yerine bu gitseydi daha mı iyi olurdu gibisinden şeyler tartışılıyorduk.

Aradan tamı tamına bir ay geçti ve şimdi tartışılanlara bakın. Brezilya'yı elimizden nasıl kaçırdık?.. Oyuna İlhan'la başlasaydık, Arif'i daha erken alsaydık, orta alanda iyi pres yapsaydık vs finalde Almanya'nın rakibi olurduk. Değişimin hızına bakar mısınız?

Daha ne kadar oldu ki şerefli mağlubiyetlerden kurtulalı?.. Eleme gurupları açıklandığından teknik direktörlerimizin beyanatları hemen hemen ve aynı cümlelerle şöyle olurdu: "Ateşe düştük ama elimizden geleni yapacağız" 2 veya 3 farklı yenilgiler bizler için o zamanlar şerefli yenilgilerdi. Hele bir beraberlik aldık mı deymeyin keyfimize...

Tesadüfen de bir özel maçta Rusya'yı veya Macaristan'ı yendik mi bizleri artık 20 sene idare ederdi. Dededen oğula bir Oğuzhan Destanı gibi anlatılırdı.

"Hafıza-i Beşer nisyan ile malülmüş" İnsanlar yaşananları çok çabuk unutuyor. Her alanda ufkumuzu açan Özal'ı ve Özallı yılları ne çabuk unutuverdik. Çamur ve balçık içindeki o sahalardan amatör ligde top koşturan takımın bile çim sahasına kadar uzanan değişimi...

Turgut Özal boğaz köprüsünü satacağını söyleyince bir parti lideri köprünün tapusunun elden gideceği korkusuyla nasıl saldırmıştı. Televizyonlardaki görüntüsü hala belleklerdedir. O zamanlar borsayı veya hisse senetlerini de bilmiyorduk. Endeks ne demekti kimsenin haberi yoktu. Yurt dışından gelen akrabalarımız paralarını havaalanından bozdurmak zorundaydılar...

Türk sporunda Özal adı sanki bir sihirli sözcük gibidir. Yine çok uzaklarda bir ülkeden Avusturalya'dan Naim Süleymanoğlu'nun rekorlarını ve televizyonları başında gözyaşlarına boğulan insanları da bizler çokr çabuk unuttuk. Değişimin fitili işte buydu.

Yeşillenen sahalar Jupp Derwal, Sepp Piontek, Şenes Erzik, Mustafa Denizli, Fatih Terim ve nihayetinde Şenol Güneş... Bugün yaşadığımız mutlulukla Türk olmanın gerçek anlamını yaşama fırsatı bulduk. Adı Türkiye Cumhuriyeti olan bir devletle sınırlı olmadığımızı şimdi hakikaten anladık. Avrupa. Amerika ve Asya'daki sesi kısık soydaşlarımızın gururlanmasına vesile olduk. Ufkumuzu açanlara binlerce teşekkürler...

O zorlu yılların ardından şimdi Türk futbolu gerçek bir ihtişam yaşıyor. Avrupa'da alınan kupaların ardından Kore ve Japonya seferi tam bir Anadolu patlamasına tanıklık yaptı.

Hariçten hep övgüler almaya devam ediyoruz ama dahili bedhahlarımızın bütün çabalarına rağmen Şenol Güneş ve 23 Türk genci önümüze çok büyük hedefler koydular.

Şimdi bizleri Avrupa şampiyonalarındaki başarılar kesmeyecek. Hedef 4 sene sonraki Dünya Şampiyonası olacak. Medya maydanozlarının vizyonsuz ve tecrübesiz dediği Şenol Güneş olmayacağına göre bizi oraya takımlarına final oynatma başarısı gösteren Almanya'nın hocası Rudi Voller veya Brezilya'nın hocası Scolari getirmelidir.

Bunca yazıdan sonra insan yine de düşünmeden edemiyor. Acaba futbolcular Cuma namazına gitmeseydi.


SAYI 16
 
YUNUS AKGÜL


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED