|
|
|
|
O Biiir... Mekanik maddecilik, ancak gözlemcinin içine giremediği niteliklerin gerçek olduğu dönemde başlamıştır. Göremezsiniz ama gerçektir... Bu düşünce biçimi nedeniyledir ki dünya renkten, ısıdan, kokudan ve en önemlisi duygudan soyulmuştur. Einstein büyüklüğün, ağırlığın, sürenin ve hareketin gücü ve oranını gözlemciye bağlayan bu aşamayı daha da ileri taşıdı ve geriye "kanıtlanmış bir olasılık"tan başka bir şey kalmadı "değişmez" olarak. Bu nedenle; "İzafiyet teorisi" ilk kez bir topluluğa ve bizzat Albert Einstein tarafından açıklandığında biri yüzünü karartıp sordu: "Sizin kuramınız doğru ama, size göre doğru... Çünkü görecelik diyorsunuz." "Kuram doğrudur." "Peki bir gün Tanrı vergisi bir olay gelişir ve yanlış çıkarsa..." "O zaman Tanrı adına üzülürüm, çünkü kuram doğru." Mekanik maddeciliği kendi zıddına çevirip, "solipsizm" denilen her şeyin sadece duygu olduğu düşüncesini benimseyenler için bir isim verip durmak isterim: Halit Kıvanç... O, her şeyi dinlenebilir biçimde anlatabilen tek adamdır!.. Bırakın maçı, antrenmanı; sahaya 11 kişi çıkarın ve birer leğen ile birer kova su verin, maçta giydikleri formaları da koyun yanlarına. Onlar yıkasın, Halit Kıvanç anlatsın... 1 saat soluksuz dinletmezse namerdim... Dinlettiğine de şahidim... 1974 Dünya Kupası için Almanya'dayız. Büyük usta ile aynı maça verildik sonunda. Frankfurt'ta Almanya-Polonya maçını anlatacağız. Yanında maç anlatmışlığım var, ama Dünya Kupası'nda ev sahibi takımın maçını anlatmak gibi, kariyerin kilometre taşına hazır değilim henüz. Geceden başlayıp gün boyu sinsice süren yağmurun arasından süzülüp stada ulaşmışız üstüne üstlük. Ustamın notlarını hazırlamasına yardım etmişim. Hollandalı "Riijsbergen" adlı 17 numaranın "Rayzbergen" diye değil, "Riğzbergın" diye okunması gerektiği konusunda da ağır bir fırça yemişim. 25 yıl sonraki maç anlatımını görünce o günlerde kulağımı çekip beni fırçalayan herkese şükrediyorum. Maçın yarım saat öncesinde gök delindi sanki. Sağanak ötesi bir afet ile karşı karşıyayız. Saha göl, maçın başlaması tehlikede. Maça 5 dakika kala yayını açtık ve başlama vuruşuna kadar ağzım açık izledim Halit Kıvanç'ı, "neler anlatıyor bu adam yahu" hayretinde. Sonra maçın yarım saat geç başlama ihtimali ile ilgili bir anons yapıldı ve sahaya itfaiye arabaları ile naylon giysili adamlar saldırdı. "Bu iş bana göre değil" diyerek ortadan kaybolmanın yollarını ararken, ağzı kuruyan usta içecek bir şeyler almamı işaret etti. "Durumun boyumu aştığının bilincinde" olduğumdan bu işarete dört elle sarıldım ve fırladım çıktım "commentary position"dan. İtfaiye arabalarını ters çalıştırıp tam 30 dakikada sahadaki suyu araçlara geri emdiren ve sahayı futbol oynanabilir hale getiren adamları kafeteryanın camından izledim. Ara sıra gidip bakıyorum ve Halit Kıvanç sanki radyo yutmuş gibi devamlı konuşuyor. Yayını geriye vermek ayıp olduğundan tam 40 dakika konuştu bu büyük adam. Stand-up'un en kralını yazılı metni olmadan ve en canlısından yaptı. Sahadaki itfaiyecilerin aslında Türk işçileri olduğundan tutun, stadın mimari özelliğine kadar birçokş eyi anlattı. Bazen duyguları kaşıdı, bazen güldürdü. Notlarını harmanladı, gördüklerini yorumladı ve tam 40 dakika yayını taze tuttu ve maçı başlattı. ...Ve ben o gün yayındank açmak için Halit Kıvanç'ı yarım saatten fazla susuz bıraktım. İtiraf ediyorum... Kaçtım... Ama o günhg ördeklerimden öğrendiklerimn ve yaşadıklarımdan biriktirdiklerim sayesinde çeyrek asırdır bu işten ekmek yiyorum. Bir daha da asla kaçmadığım gibi tüm riskli ve zahmetli yayınların altına girdim. Öyle ya, Halit Kıvanç sahada çalışan ameleleri 40 dakika anlatabildiyse, demek ki anlatılabiliyormuş... O mekanik maddeciliği deviren gerçek bir "solipsist" olarak hep efsane kalacaktır... İçimde kalan yarayı ve hayatımın en büyük kıskançlığını ise bu yazının sonunda açıklayacağım. O Kıvanç ki; 1976 yılında yapılan montreal Olimpiyatları'nın açılışına Kanadalı şoförün kartıyla girip, muhteşem açılış törenini küçük bir sahtekârlık sonucu anlatabildi. Akreditasyon işlemlerinde bir hata ve kafileye son anda eklenen bazı isimler nedeniyle bir kaos yaşanıyordu. Aktarmalı yolculuklar ve zahmetli birtakım bağlantılardan sonra önce Amerika kıtasına ve ardından Kanada'ya ulaşabildik. Montreal'deki otelimize varabildiğimizde ise perişan bir vaziyette lokalize edildik. Sonra da televizyon merkezinde akreditasyon işlemlerini yaptırdığımızda gördük ki; bize 4 kişilik yer ayırmışlar Olimpiyat açılışı için. İkisi anlatım pozisyonunda, ikisi de izleme koltuğunda. Halit Kıvanç'a bilet yok, şoförümüze var. Olacak iş değil... Baktık ki Halit Ağabey'i kaybetmek üzereyiz, hemen bol ağlamalı, hayli oryantal girişimlere başladık. Son gördüğüm karede organizasyon komitesi başkan yardımcısına şöyle diyordu Çetin Çeki, "Bu mister, Türkiye'nin en önemli misteri'dir. En büyük anlatıcı ve yorumcudur. Ona verilmesi gereken bilet şoföre verilmiş. Biliyorum kontenjan dolu ve sadece 4 kişilik hakkımız var. O zaman bu adamın kartını bu mister'e kullanmak istiyoruz." Halit Ağabey de sık sık araya girip, "Ben 7 Dünya Kupası, 5 de Olimpiyat izledim. 40 senelik gazeteciyim..." gibilerden ek bilgiler sunuyor meselenin önemini anlatabilmek için. Organizasyon komitesi başkan yardımcısı ise suratında tek resimle bakıyor bizimkilere. O resmin alt yazısı ise şu: "Eeee... Bana ne?..." Sonunda Halit Ağabey şoförün kartını yakasına taktı, biletini elinden aldı ve onun kimliğiyle stada girdi. Halit Kıvanç, 1976 Olimpiyat Oyunları açılışını Halit Kıvanç olarak anlatamadı. Kayıtlara geçen adıyla o açılışı "Mösyö Gerard Philippossis" anlattı. Gerard Philippossis tek kelime Türkçe bilmiyordu, kapıdaki Fransızca konuşan Kanadalı görevlileri Kanada vatandaşı olduğuna ikna eden Halit Ağabey de Fransızca bilmiyordu. Ama girdi ve anlattı... Şoförün koltuğuna ben oturdum, şoförümüz ise dışarda arabada uyudu. O Olimpiyat Oyunları sırasında otelimiz ile televizyon merkezi arasındaki yaya yürünebilecek mesafedeki yolun üzerinde bulunan "Kon Tiki" adlı çok lüks bir restoranda tam 30 gece Ersin İmer adına rezervasyon yaptırdık. Oysa, Ersin İmer Türkiye'de ana haberin ardından hava durumunu okuyan bir arkadaşımızdı ve hayatında hiç Kanada'ya gitmemişti ve gitmeyecekti. Ersin İmer'i hatırlarsınız. Hani hava durumunu canlı sunarken bir gece "Ankara'da don bekleniyor ama ben hepinize donsuz geceler diliyorum," diyen muhteşem arkadaşımız. Esprisi olan muazzam bir sesti Ersin İmer. ...Ve rahmetli Adil Örs -son dönem milli takım koçu Aydın Örs'ün kardeşi olan Adil Örs- Kanada'nın bir restoranında tam 30 gece onun adına yer ayırttı. Sonradan öğrendiklerimizi biriktire biriktere ve çok ağırdan gelerek hepimiz olgunlaştık. Artık daldan düşme zamanı gelmişti. Çünkü mektebimiz, yuvamız olan Türkiye Radyo Televizyon Kurumu 80'li yıllara girerken çok değişmişti. Rahmetli Doğan Kasaroğlu'nun katı kuralları bile çok yumuşak kalıyordu artık. Sabahları kapıya dikilen adamlar girenin kaçta girdiğini kaydediyor ve yönetime bildiriyordu; işe iki dakika geç gelenin canına okunuyordu. Bir mayıs sabahı spor servisine sarı zarf getirdiler. "14 Mayıs sabahı işe 5 dakika geç kaldığınız tesbit edilmiştir... Savunmanız..." Evet... 14 Mayıs sabahı işe geç kalmıştım ama 5 dakika değil, en az iki saat... Göteborg-Hamburg UEFA finali ilk ayağını anlatmak için İsveçtey'dim ve o gece maç anlatacağımdan otelimin kahvaltısına bile inmemiş, saat 11.00'de uyandırma yazdırarak kalkmıştım. Cevaben, pasaportumun giriş ve çıkış damgalarından birer fotokopi ile "durumun keyfiyetini" bildiren bir küçük yazı koymuştum. Cevabım yeteri kadar tatmin ediciydi. Tekrar bir sarı zarf aldım. "Savunmanızı daktilo ile yazmanız gerektiği, elle yazmanızdan dolayı..." diye. Yani işin çığrından çıktığı dönemlerdeyiz. Nitekim o zamanlar haber merkezinde kameraman olarak çalışan, ATV'nin "Kale Arkası" programında yönetmenliğe geçen ve günümüzün meşhur "Oynat Uğurcuğum"un kahramanı olan Uğur Yıldırım'da benzer bir olaydan dolayı kopmuştu yuvadan. Bir sarı zarf almıştı Uğur... "Dün sabah yapılan kontrolde işe dokuzu bir geçe geldiğiniz tesbit edilmiş olup, konu ile ilgili savunmanızı acilen..." şeklinde. O da gözü nasıl karardıysa şöyle bir savunma yazmıştı. "İşe dokuzu bir geçe gelen birisi dokuzda gelmek için yola çıkmış ve herhangi bir harici nedenle dokuzda gelememiştir..." Tabii o da bugün özel televizyonda. Yoksa kafası kopartılırdı. İşte bu birikimler sonucu TRT kurumundan kopmaya hazırdık. O sıralarda Halit Kıvanç da meslekten koparılıyordu. Hazırlanan bir tören ile artık maç anlatmamasına karar verilen Halit Kıvanç bir veda maçı anlatıp Ankara 19 Mayıs Stadı'nın ortasında mesleğe veda etti. Küçük bir seremoni yapıldı ve İlker Yasin'e devretti kavuğunu. Ben kurumdan ayrılmış olduğum için orada olamadım. Hâlâ daha kıskançlıktan çatır çatır çatlıyorum... Mekanik yaşam tarzı, duyguları yenemezdi. Einstein haklıydı ama Halit Kıvanç da çok büyüktü!...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |