T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Dostun hayatındaki yalnız cezri tanıyorsa, ona bir de meddi tanıt!
Hatıralar

Ne çok hatıramız var değil mi? Şöyle bir geriye doğru uzanalım, neler var neler...

Bunlardan hangilerini net hatırlayabiliyoruz?

İşimize gelenleri mi yoksa?

Hayır, hepsini dediğinizi duyuyorum, siz öyle deseniz de beyniniz ve kalbiniz bana başka sinyaller gönderiyor. Kötüleri unuttuk diyorlar.

Evet unuttuk. Unutmalıyız. Onlarla yaşamak iyi değil. Hiç iyi değil. Hemen, hemen unutmalıyız.

Zaten biz istemesek de beynimiz bizi korumak için kötü anıları siler süpürür. Yoksa depresyona mı girmek istiyorsunuz. Hayır, hayır, unutmalıyız.

Tertemiz bir sayfa açıp yaşama devam etmeliyiz...

Ama hatıralardan edindiğimiz tecrübeler bizimle beraber kalacaktır. Hani kazağımızın üzerindeki nescafe, ketçap, yağ lekeleri gibi.

Gerçi şimdi kosla var. Her şeyin lekesini çıkartır. Çıkartır ama o leke orada olmasa bile biz onları görürüz. Çünkü geçmişte oradaydılar.

Patates kızarması yerken ketçapı üzerimize sıçratmıştık, nescafe içerken birden fincan elimizden kaymış ve güzelim angora kazağımızı mahvetmişti. Lekeler yok ama izleri hala dün gibi gözlerimizin önünde.

Ben kötü lekeleri kosla ile çıkartıyorum. Bütün bütün kazağı atmıyorum. Lekeler yüzünden çok elbiseler çöpe atılmıştır, bilirsiniz. Koslalıyorum, yeniden giyiyorum, lekeleri unutmuyorum ha...

Çünkü onlar bana "Papaz her zaman pilav yemez" mesajını hatırlatıyorlar.

Bir zaman bu kazağıma şununla birlikte iken kahve dökmüştüm, dikkat edeyim de bu sefer olmasın veya o bana uğursuz geliyor, her seferde bir kazak mahvedilmez ki deyip sevgili dostumla buluşmaktan vazgeçiyorum.

Yani lekelerim, benim emniyet supapım . Tehlikeli yolları, engebeleri bana hatırlatıyor.

Şimdi örnek ver, örnek ver, diye bağırdığınızı duyuyorum. Verelim arkadaşlar, anılardan çok ne olabilir insanın hayatında ?

Bir gün diye başlar hep böyle yazılar, bir gün...

Bir gün hayatımdaki çok önemli bir arkadaşımın benim hakkımdaki gerçek düşüncelerini öğrendim... Elimde nescafe fincanı vardı... Birden ellerim titremeye başladı ve kahve kot pantolonuma döküldü.

Bu el titremesi bende hala var... Kötü bir haber duyduğumda nedense ellerime hakim olamıyorum, kısa bir süre sonra geçiyor. Bu durumu bildiğim için elimde olanı hemen bırakıyorum, üzerime dökülmesin diye...

Pantolonun lekesi başarı ile çıkartıldı... İyi ki de çıkarıldı...

Aslında burada birkaç tane daha kötü anı anlatmalıyım size... Vazgeçtim anlatmaktan... Çünkü hani bir söz vardır ya : Pislik pisliktir, karıştırdıkça sadece kokusu artar. Kötü koku ile sizin huzurunuzu bozmak istemiyorum.

Hadi gelin, hep beraber unutalım, kötü anlarımızı... Bize o kötü anları yaşatanları affedelim ama olayları asla unutmayalım...

Unutmayalım ki tecrübelerimize tecrübe eklensin...

Ama affedip rahatlayalım... Zamana bırakalım intikam almayı. Çünkü zaman en iyi intikam alıcıdır...

İnsanın hep kötü hatırası olmaz... İyi hatıraları da vardır... Hatta iyi hatıraları genelde kötü hatıralarını dövecek kadar çoktur.

Bir örnek daha...

Yıllar önce... Yılını söylemeyeyim ki yaşımız ortaya çıkmasın !

Yıllar önce sevgili can dostum Nihal ile ehliyet almaya karar vermiştik. O zaman ehliyet almak için tam bir muayeneden geçmeniz gerekiyordu.

Göz muayenesinden geçtik, sıra sinir muayenesine geldi. Nihal hep bana:

-Ellerin titreyecek bak, sana ehliyet vermeyecekler, derdi.

Doktor büyük bir ciddiyetle önce ellerimizi dümdüz kendisine doğru uzatmamızı söyledi. Uzattık... Ellerimizin üzerine beyaz kağıtlar kondu.

Ben de en ufak bir titreme yok, Nihal'in elleri zangır zangır titriyor. Fakülte öğrencisiyiz, kapı gıcırdasa gülüyoruz, buna gülünmez mi?

Doktor Nihal'e yatıştırıcı verdi.

Sinir doktoru maceramıza devam edelim. Doktor çok ciddi bir şekilde :

-Bacaklarınız, dedi.

Dedi de, biz ne dedi bir türlü anlamadık. İkimiz de otamatik olarak bacaklarımızı pergel gibi açtık, sebebi bilinmez. Doktor yine:

-Bacaklarınız, dedi.

Yahu ne demek istiyorsun doktor, açık açık söyle. Şekilden şekile giriyoruz. Meğerse doktor bacaklarımızı açmamızı istiyormuş.

Doktoru anladığımızda dizlerimizi göstermek için öyle bir açış açtık ki doktor bile bu kadarını beklemiyordu.

Sonra Sultanahmet köftecisine gittik. Doktor olayını saniye saniye hatırlayarak bastık kahkahayı... Tabii ben belki on kere köfteleri kucağıma, yere, sağa, sola düşürdüm. Bu manzara daha da çok gülmemize sebep oldu.

O günü hatırladıkça hala gülüyoruz. Hem de kahkahalarla.

O gün üzerimde açık mavi bir elbise vardı... Düşürdüğüm köfteler sayesinde elbisem köfte desenli bir hale geldi.

Elbiseyi yıkadık, temizlendi... Yıkamasa mıydım ? Evet, yıkamasaydım, keşke...

Nihal ile başladık örnek vermeye Nihal ile devam edelim...

Nasıl tanıştık onu anlatayım...

Fakültenin ilk günü... Öğrencileri Medikososyal'e yönlendiriyorlar, röntgen çekilsin diye...

Ben de gittim, sıraya girdim... Binlerce öğrenci sırada... Kimse kimseyi tanımıyor. Elli kişiyi birden bir salona alıyorlar ve bir komut geliyor:

-Üstünüzü çıkarın...

Tabii komuta uyuyorsunuz. İç çamaşırlarınız elinizde sıraya giriyorsunuz. Bu sırada önümdeki kız dikkatimi çekti. Sevimli bir insan... Röntgeni çekildi, sıra bana geldi, ben de çektirdim.

Röntgenci, fanilama tükenmez ile 985 diye bir numara yazdı. Nedir bu kardeşim... İşte bir leke daha... Bu numara ile yarın gelip röntgenimizi alacakmışız.

Söylese olmazdı yani, biz şeyiz ya...

Okula döndüm, anfi 6'ya girdim... Birinci sırada o sevimli kız oturuyordu... Birbirimizi o kadar yakından tanıyorduk ki ! Gittim yanına oturdum, elimi uzattım ve :

-Merhabalar, dedim...

Tabii ne kadar saklasam da gözlerim kahkahalar ile gülüyordu... Şöyle bir döndüm baktım ki aynı kahkahalar onun gözlerinde de var. E, ne de olsa birbirimizin Cemaziyelevvelini biliyorduk.

Onun fanilasında 984, benimkinde 985 lekesi vardı.

Maalesef annem 985 rakamını çıkarmada başarılı oldu. Keşke çıkaramasaydı da ben onu hala saklıyor olsaydım...

Yaşanan güzel anları unutmamak için, lekelenen giysilerimizi gelin koslalamayalım. Hep öyle kalsınlar, onlara baktıkça gülelim, o günlere yeniden dönelim, nasıl da düşürmüştük köfteleri diye içten kıkır kıkır gülelim .

Şimdi önemli bir sorunumuz var : Lekeli giysilerimizi koslalasak da mı saklasak, koslalamasak da mı saklasak ? Cevabı size kalmış... Yoksa siz Koslalaştıramadıklarımızdan mısınızki ?

DOSTLUKLAR
Yüzyüze dostluklar vardır
Güneş ile ayçiçeğinin dostluğu gibi
Uzak dostluklar vardır
Denizin ortasındaki bir ada ile dağların arasındaki bir göl gibi
Sessiz dostluklar vardır
Dilsiz bir adam ile sağır bir adamın dostluğu gibi
Zorunlu dostluklar vardır
Pazar ile Pazartesinin dostluğu gibi
Uzun dostluklar vardır
İkindi güneşinin altında uzayan gölgelerin dostluğu gibi
Günün birinde ölen dostluklar vardır
Bir bahçe içindeki ahşap bir ev ile ceviz ağacının dostluğu gibi
Vakitsiz dostluklar vardır
Bir peçete ile gözlerimizin dostluğu gibi
Bakımsız dostluklar vardır
Zaten dostuz deyip yıllarca bir telefonun, birkaç cümlelik mektubun bile çok görüldüğü dostluklar gibi
HİÇ BİR DOSTLUK BAKIMSIZ KALMAMALI...




Sayı 19
 
Ay Bulut


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu
Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED