|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bugüne kadar, komik yazıcam diye göbeğim çatladı. Dramatik yazması çok daha kolaymış. Hasankaçanbeyi karşıma alıyor ve size son dönem sarışın köşe yazarlarının üslubuyla "ciddi" bir yazı okutuyorum. Biz de insanız ama... -Kocamdan ayrılacağım, çünkü artık yeterince para kazanamıyor... diye söze başladı en yakın arkadaşım gözyaşlarına hakim olmaya çalışarak. Pek de beceremedi, omuzumda hıçkırıklara boğulurken, ben "çünkü" ile başlayan cümlenin devamına takılmıştım aslında. İstanbul'u çok seviyorum. Öyle boğazın güzelliklerinden falan da çokça nasibini alanlardan değilim oysa. Salt büyülü bir kent olduğuna inandığımdan, hayranlığım var kendisine. Kültürüne, yok edilemeyen değerlerine. İstanbul'daki müzelerden hangilerini gördünüz? İstanbul'da imza günlerine katılır mısınız? Geçen gün içinde tüm anılarıyla yakılan yalı, içinizi yaktı mı? Evinizde DVD var, iyi güzel, kütüphane var mı? İstanbul'dan nefret de ediyorum aynı zamanda. (Bu durum, şehirli insanların hastalığı. Daha çok kadınlarda ve köşe yazarlarında görülüyor. Teşhis: hocaların hocası Arif Verimli'ye göre çok vahim. Tedavi: Yine hocaya göre sonsuz bir tatil). Ha, ne diyordum. Nefret ediyorum İstanbul'dan. Milyonlarca paranoyak ve mazoşist yarattığı için. Gerçi biz İstanbul'a taşı toprağı altın durumunun tükenmesinin ardından yerleştik. Sonuç aşkla nefretin tam ortasında çalışıp didinme, yaşanılan her dakikadan bir tutam mutluluk yaratma becerisi. Bu akşam ne yapalım? Bu hafta sonu ne yapalım? Bu yaz ne yapalım? Kırismista nereye gidelim? -Benim sonum ne olacak, çünkü zengin bir koca bile bulamadım... diye söze başladı en yakın bir başka arkadaşım. Tahmin ettiğiniz gibi omuzumda hıçkırırken, ben yine "çünkü" diye başlayan cümlenin devamına takılmıştım. New York'ta otuz yaşının üstünde bir kadının evlenme ihtimali, tam kafasının üstüne nükleer bomba düşme ihtimalinden daha düşükmüş. Bizde böyle bir tespit yapılmadı bildiğim kadarıyla, yapılsaydı çoktan forward edilmiş bir mesaj olarak gelirdi mesaj kutuma. New York'la ilgili sizi bu kadar bilgilendirdikten sonra ekleyelim, New York'ta evlenemediği için bunalıma girenlerin sayısı, İstanbul'dakilerden azdır diye düşünüyorum. Bu araştırmayı orada ve burada yaşayan eş-dost-tanıdıkları bunaltarak yaptım. Gelelim asıl meseleye... Arkadaşlarıma verdiğim cevaplar onları kaybetmeme neden olacağı için kendilerine yalan söylemek zorunda kaldım. Önce sessiz kaldım ama üstelediler. "Haklıyım değil mi?"... Yine sessiz kaldım. "Sen de olsan aynısını yapardın değil mi?"... Sessiz kalamadım. Ama yalan söyledim. Onlara söyleyemediklerim bilgisayarın başına oturunca bir itiraf gibi parmaklarımdan dökülüveriyor işte. İçimde tutarsam patlayacağım içi su dolu koca bir balon gibi, kalbimin aynı ritimde atmasını engelleyen fiziksel bir bozukluk gibi, adrenalin bombardımanı gibi... Kocasından ayrılmaya kalkan arkadaşıma şunu diyemedim: "Sen işsiz kaldığında kocan seni boşamadı ama"... Zengin bir koca bulmayı her şeyden çok önemseyen arkadaşıma, " Para evlilik için ilk şartınsa, benim hayatımda ne işin var..." Beni çok yoruyorsun, çok üstüme geliyorsun yedi tepeli şehir.
Oscarımızı geri ver Kevin!
Adamcağız hiçbir şeyden çekmedi dünyada "eli yüzü bir hayli düzgün" olmasından çektiği kadar. Nasıl oldu da 1991 yılında Oscar verildi bilmem. O gün bu gündür yaranamadı gitti ne akademiye ne de bizim aydınlara. Dragonfly diye bir film çekmiş. Şu son dönemin modası parapsikolojik takıntıların devamı gibi duruyor. Ama bizim adam zaten yıllar önce Field Of Dreams'i çekmemiş miydi zaten? Ortada moda falan da yoktu.. Yok yok Oscarımızı geri versin. Bir hatadır yaptık işte. Zaten Dance With The Wolves (hasancım yanlış yazdıysam düzeltiver, rezil olmayalım entel aleme, mersi) onun için çok kolay bir filmdi. Yani duygusal anlamda yoğunlaşması çok kolay oldu (nasıl cümle ama), çünkü büyükbabası Cherokee yerlilerinden olur (bedava bilgi size, buyrun). Bir de yönetmen meselesi var. Tom Shadyac bugüne kadar (o da 1960 doğumludur) Eddie Murphy ile ne güzel komediler çekti. Bir de komik çocuk adı neydi onun hani "Liar Liar"da, "Pet Detective"de beraber çalıştılar. Neyse işte o. Ama Tom'un hakkını yemeyelim Patch Adams ile ciddi bir hastane filmi deneyimi olmuştu. Senin neyine gerek "Sixth Sense" gibi bir başyapıttan sonra (dalga geçiyorum, cümle alem beğendi ama ben ıııh...) ruhlar alemine dadanmak.
Walk Like in Egyptian
Kültür hizmetlerim tüm hızıyla devam ediyor sevgili bilgiye susamışlarım... www.upennmuseum.com diye bir siteden bahsedeyim size. Orada burada surf yaparken azıcık da kültür sahibi olun bakıyım. Bu sitede hiyeroglif yazıdan tutun da, arkeolojik bir çok bilgiye de ulaşabiliyorsunuz. Mısır tarihi ve kültürüyle ilgileniyorsanız çok keyif alacağınıza eminim. Kendi adınızı yazıp, hiyeroglif olarak nasıl yazıldığını da görebilirsiniz. Bir de www.mandarintools.com a uğrayın. Orası da çok keyifli.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |