T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

C U M A R T E S İ
Hayatı ve realiteyi inkar eden edebiyat...

Sait Faik, Yeditepe Dergisi'nin sahibi ve editörü Hüsamettin Bozok'un kapısına dayanır, "Bana 30 lira ver, sana bir hikaye vereyim" der; Hüsam (Hüsamettin Bozok) "çok para" deyince basar küfürü, "Ulan, Fakir gibi köy höykürtüleri yazsak bayılacaksın parayı, değil mi?"

Bir defasında da "Neden köy romanı yazmıyorsun?" diye sorarlar, Sait Faik alık alık bakar muhatabının yüzüne ve şöyle der:

"Ahmad sırtını duvara dayadı, bir cuvara yahtı... Ne var ulan bunda?"

Sait Faik ölümünden nice sonra anlaşıldı.

Piyasanın "kötü ağa, işbirlikçi imam, aydın öğretmen" şablonuna dayalı "köy höykürtüleri"ne teslim olduğu dönemlerde layıkı veçhiyle değerlendirilememiş, bireyselleşmeden ve Türkiye'nin "kendine özel" kapitalistleşme serüveninden kaynaklanan sorunsala kalem üşürdüğü için de çağdaşları tarafından suçlanmış, "burjuva yazarı" ilan edilmişti.

Sait Faik'i, Ortaokul Türkçe kitabında yer alan "Türk Ülkesi" adlı okuma parçasından tanıdım.

Sonra "Karanfiller ve Domates Suyu..."

Sonra Havuz Başı.

Sonra Son Kuşlar...

Türkiye'de, "dönemsel" ve "gelgeç" edebiyat akımlarına prim vermeden inatla ve ısrarla "birey"in varoluş sorunsalına kalem üşüren yazarlar "ikincil", "sıradan", hatta "intime" kabul edilirken, Millî Şef İnönü'nün kültür tahayyülünden türetilmiş yazarlar edebiyat dünyasının "köşe taşları" ilan ediliyordu.

Fakir Baykurt bunlardan biriydi.

Köy Enstitüsü'nde yetişmiş, öğretmen olmuş, roman ve hikaye yazmış, onu var eden koşullara vefa borcunu ödemek için de "din" ve "milliyet" duygusundan arındırılmış bir edebiyat anlayışının izini sürmüştü.

Din, ona göre "geri"yi temsil ediyordu. Henüz sosyal sınıflarını teşekkül ettirememiş bir toplumda, "din"e bir sosyal sınıf payesi biçmek "bilimsel"likle bağdaşmazdı.

Köy Enstitüsü, Stalin'den arak bir kurumdu.

Bu kurumda Yunan/Latin kültür değerleri dikte ediliyor; "Türk" yaftalı kültür verimleri yerine Batı patentli düşünceler öğretiliyordu.

Bunun öyküsünü Kemal Tahir yazdı:

"Bozkırdaki Çekirdek."

Bu kitabı yazdığı için gerici, burjuva, sosyalizm düşmanı ilan edildi.

"Devlet Ana"dan sonra büsbütün tecrit edildi. Nasıl olurdu da, Kemal Tahir kıratında, üstelik "köy sorunları"na "cesaretle" yaklaşabilmiş bir yazar, Osmanlı devletinin kuruluşunu konu alan bir roman yazabilirdi?

Edebiyat eleştirmeni Şerif Hulusi, "Sosyalist bir yazar böyle bir roman yazamaz" diyordu. Şerif Hulusi'ye göre tek kutsal değer "sosyalizm", tek kutsal edebiyat "köy romanı"ydı.

Gerçi, Attila İlhan, yıllar sonra edebiyatta "köy romanı" diye bir kategori bulunmadığını, edebiyatı değerli kılan tek ölçütün yine "edebiyat" olduğunu anlatmaya çalışmış, Plehanov'dan, Lukasc'tan, Fischer'den örnekler getirerek bu edebiyatın geri ve yoz olduğunu ortaya koymuştu ama, kim dinler?

Şerif Hulusi "çeviri edebiyat"a da iyi gözle bakmıyordu.

Örneğin, Albert Camus'nün "Veba"sını Türkçe'ye çeviren Oktay Akbal'ı "vatana ihanet"le suçlamıştı. Oğuz Atay da vatan hainiydi. Tek parti döneminin ipliğini pazara çıkaran Kemal Tahir de vatan hainiydi.

İkinci Yeni şairleri hakeza.

Ece Ayhan "sivil" sözcüğünü edebiyata soktuğu için vatan hainiydi.

Salt "birey"i konu alan hikayeler yazdıkları için Ferid Edgü, Orhan Duru, Demir Özlü "a priori" olarak vatan haini idiler.

"Vatana ihanet" suçlamasından nasibini alan yazarlardan biri de İdris Küçükömer'di. Küçükömer edebiyatçı değildi, gerçi; vaktiyle Talat Aydemir cuntası içinde yer almış, Türkiye'nin ancak "sosyalist bir askerî darbe"yle kurtulabileceğine inanmış, bu inancı çerçevesinde militarist odaklarla işbirliğine girmişti ama sonra uyanmış, "sivil toplum"un önemine değinen yazılar yazarak ıslah-ı nefs ettiğini göstermişti.

Küçükömer'e göre, Millî Şef İnönü patentli kültür kalkınmacılığı "gerici" ve "yoz" bir çizgiyi işaret ediyordu.

Fakir Baykurt bu yozluğun eseridir işte.

Yaşadığı süre içinde 50 civarında kitaba imza attı. En bilinen romanı "Yılanların Öcü" iki kez filme çekildi, birçok ödül aldı. Ancak bu ödüller, "popüler" bir yazar olmaktan öte, bir saygınlık kazandırmadı ona.

Çünkü kötü, gerçekten çok kötü bir romancıydı.

Aralarında ufak çapta zeka kıvılcımı taşıyan "Kaplumbağalar" ve "Kara Ahmet Destanı" gibi, Batılı okuyucunun egzotik merakını gıdıklayacak eserler bulunsa da, Fakir Baykurt romanları edebiyat değeri tartışmalı, basit, sıradan, intime romanlar olarak edebiyat dünyasında yerini aldı; yazarı da tıpkı Kerime Nadir, Oğuz Özdeş, Reşat Enis, Aptullah Ziya Kozanoğlu gibi unutulmaya terkedildi.

1970'lerin "ölmeli-öldürmeli" yoğun siyasal koşullarında çareyi yurt dışına kaçmakta bulan Fakir Baykurt, 20 yıl Almanya'da yaşadı. Almanya'da, bir hastane köşesinde pankreas kanserinden terk-i diyar eyledi.

Ama o gerçekte "iletişim çağı"na adım attığımız 1980'lerde ölmüştü.

Artık kitapları okunmuyor, satmıyor, yeni baskılar yapmıyor.

Hayatı ve "realite"yi inkar etmenin kaçınılmaz sonucuydu bu. Çünkü realite, "kötü ağa, işbirlikçi imam, aydın öğretmen" şablonunu aşıyor artık.


Sayı 19
 
MEHMETHAN FIRAT


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED