|
|
|
|
Sıradan bir ortadirek vatandaşa elma sattırmak pek mümkündür... Mantık olarak, ayrıca inandırıcıdır. Bu fikir üzerine kurulu bir haberi verirken, yazıda asla gösteremeyeceğiniz bir küçük tonlama oyunuyla, anlamı tamamen farklı bir duruma taşıyabilirsiniz. Hatta komik bile olabilirsiniz... Ancak komiğin daha ötesi, komik olduğunuzu fark etmemeniz ve dolayısıyla ciddi bir işi yaparken, ciddiye yakın bir maskeyle ekran başında komik duruma düştüğünüzü farketmeden komik duruma düşmeniz ve bir durum komedisi yaratmış olmanızdır. İşte bu komiğin ötesi bir durumdur. Bugünün yayıncılığında komik duruma düşemeyenler yeteneksiz ve geçersiz sayıldıklarından "bilinçli garabeti" bir yana bırakıp, az ve sınırlı bilginin getirdiği komediden söz edeceğim. Rahmetli Kemal Sunal'ın evi önünde; "bez bebeğini kaybetmiş kız çocuğu" suratına, aşağı bükülmüş iki dudak kenarı ekleyerek kameraya bakan bir genç kızın, kamera önüne geçmeden önce "Elite Model Look" yarışması hazırlığı yaptığı hemen belli olan tavrını gizleyemeden "beni bundan sonra kim güldürecek" hamasetiyle sunduğu "ucuz didaktik" cümleleri maalesef halkıma layık buluyorum. Nasıl ki, "halk layık olduğu yönetime mutlaka ulaşır" anafikrini kapsayan "Her toplum layık olduğu biçimde yönetilir" gerçeği yanıbaşımızdaysa, "her kanal halkın canına layık olduğu biçimde okumak hakkına sahiptir" gerçeği de taaa içimizdedir. Bunlardan, eski Atina muhabiri Reha Muhtar'ın "Acı var mı acı..." sorularından tutun, "Bana bak kadın, bana bak" diye höykürmesi, hatta gözümüzün içine baka baka ve soframıza tükürük saça saça "ankırması"na kadar gidebiliriz. Yüzündeki gülücükle, "Askeri konvoya ateş açan teröristler 28 askerin şehit edilmesine..." cümlelerini artık görmezden geliyorum. Jülide Ateş'in çıraklık günlerinde, canlı yayın için stüdyoda yerini alan ve kasetinin satış rakamları 1.5 milyonun üzerine ulaşmış olan Ferdi Tayfur gibi bir kitle sanatçısına ve popüler insana "Ben sizi pek dinlemem ama..." tavrıyla soru sormasını ise unutmaya çalışıyorum. Aklınca onun müziğine ve insanına uzak durduğunu belirterek kendini toplumun bir üst sınıfına alacak ve orada gösterecekti. Orada olgun davranan bir alt (!) sınıftaki Ferdi Tayfur olmuştu. Kalem sapıttı yine... Başa dönüp bir daha toparlamaya çalışayım... İngiltere Kraliçesi bir sarayın avlusunda toplanan halkına elmas atarsa bu bir haberdir... Bir yüksek mühendis akşamları evini geçindirmek için elma satarsa bu da bir haberdir. Ancak burada gösteremeyeceğim, gözün değil ancak kulakların yakalayabileceği basit bir tonlama ile mühendise elmas attırmak, ve kraliçeye elma sattırmak pek olanaklıdır. Demem o ki, bir sanat olan bu tonlama konusunda hiçbir eğitimi olmayanların elindesiniz. Bir maçın içinde binlerce kere geçen "ara pası", iki siyahi oyuncuyu birlikte oynattığında Fenerbahçe için ne anlama gelir düşünebiliyor musunuz?... "Fenerbahçe'nin başarılı ara paslarıyla süslediği..." "Fenerbahçe'nin başarılı arap aslarıyla süslediği..." Yetmişli yılların ikinci yarısı yasak kelimelerin çarşaf boyutlarına ulaştığı bir dönemdi. Eğitim ve insan zekâsı da yasağa karşı hep delişmen bir tavır sergilemiştir. Çünkü zekâ septiktir... Zekâ şüphe etmek için vardır... Bilim şüpheler nedeniyle ilerlemektedir... 1929 yılında yolları ayrılmaya başladığında Nâzım Hikmet'i o güne kadar hep savunan ama artık sistemin bir parçası olduğu için eleştirmesi gerektiğine inanan Peyami Safa, "Resimli Ay" dergisindeki şiirlere bir gönderme yapar. Üstelik aynı derginin Aralık 1929 baskısında ve onuncu sayısında. Överken kalem ustalığıyla yermektedir. Yanında yer alırken, büyük şairin azılı muhaliflerine de yanaşmaktadır. Özetle: "Ben Nazım'ı iddialarından uzaklaştığı yerlerde seviyorum ve her nazariyeyi, hatta kendi iddiasını bile inkâr eden naralarında buluyorum; zira septik olmayan bir edebiyat, hatta zekâ tasavvur edilemez. Her âşık ve şair ebediyyen şüphe edecektir, çünkü zekâ için inanmak ölümdür" der... Kişiliğini bir yana koyup, Nâzım'ı "Türk nazmını sıkışıp kaldığı asfiksi"den kurtaran adam olarak görüp şekilciliğe katkısını öne çıkarmaktadır. Yazının bütününde haksız, fakat burada ileri sürdüğü sav bakımından haklıdır Peyami Safa. Biz de şüpheciydik ve zekâmızla eğitimimizi yasakları delmek onusunda kullanıyorduk. 1977 yılında, tabiat kelimesinin karşılığı olan "doğa" kelimesini kullanmak yeni yasaklanmıştı. Genel Müdür Şaban Karataş'ın kocaman imzası vardı yeni dağıtılan çarşafların altında... Şaban KaraTAŞ, Nevzat YalçınTAŞ ve Cengiz TAŞer. Ard arda üç genel müdür. TAŞ devri denmesi bundan dolayıdır... İddialaştık... Ben, "kullanırım" diyenlerdendim... O pazar gelen ilk maç yayınında Ankara'nın Kızılay'ını geçip Ulus'una giderken Etnografya Müzesi bitişiğindeki emektar Radyoevi binasında merkez yayınına girecek ve çeşitli stadlara radyo bağlantıları kurarak toplam üç saatlik bir yayını üstlenecektim. Arkadaşlar Türkiye'nin çeşitli yerlerine dağılmışlardı çoktan. Bolu'da konuşlanan Doğan Yıldız'ın bağlantısı sırasında ağır darbeyi vurmaya karar vermiştim... Denmesi gereken şuydu: "Şimdi Bolu'ya Doğan Yıldız'a bağlanıyor ve..." Dediğim ise şuyud: "Şimdi Bolu'ya bağlanıyor ve Doğan'ın sesine kulak veriyoruz..." Tonlamam ise şöyle idi: "Şimdi Bolu'ya bağlanıyor ve doğa'nın sesine kulak veriyoruz..." İddiayı kazanmıştım ve Şaban Karataş farkına bile varmamıştı... Konuyla ilgili tek uyarı çok daha alt makamlardan sözlü olarak gelmişti: "Ne demek oğlum kulak vermek. Bir ses almak için kaç kulak verdin yani?..." 1979 yılının Mart ayında ortaya yepyeni bir kelime atılmıştı: PERFORMANS. Hepimiz bu kelimeyi durmaksızın kullanıyorduk. Anlamını saptırarak da olsa, yalapşap ve yanlış yunluş daolsa kullanıyorduk. Tam karşılığı "gösteri" olarak verilebilir bir kelimeydi bu yeni moda. Anlamı sadece olumlu olarak kullanılmamalıydı. Maçtaki oyunu ve performans olabilirdi bir oyuncunun. Performansı kötü veya iyi olabilirdi. "Haldun Dormen Tiyatrosu'nun bu akşamki performansı", doğru kullanım; "Performansını arttırmak için çok çalışan Hakan Şükür" ise yanlış kullanım oluyordu. DEVAMI HAFTAYA
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |