T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

C U M A R T E S İ
Sansür kaldırılmış...
Peki biz neden duymadık?

Her yıl "sansürün kaldırılışının bilmem kaçıncı yıldönümü" kutlanır. Bu yıl da kutlandı. Gazeteciler Cemiyeti'nde toplantılar düzenlendi. Ödüller verildi, ödüller alındı. Ama, "Sansür ne zaman kaldırılmış?" sorusuna cevap aranmadı.

İlerici Türk matbuatı, Hareket Ordusu'nun İstanbul'a girip Sultan Abdülhamid'i alaşağı ettiği 1908 tarihini, aynı zamanda sansürün kaldırıldığı tarih olarak kutlar; bunun sansürün değil, parlamentonun ortadan kaldırılış tarihi olduğunu bile bile üstelik.

İstanbul'a girer girmez Hareket Ordusu'nun yaptığı ilk iş, Meclis'i feshetmek olmuştu oysa... Ama bu ülkenin aydını, yazarı, politikacısı "sansür"le Sultan Abdülhamid'e atfedilen "istibdat dönemi"ni eşleştirmeyi marifet sayar...

Abdülhamid döneminde "burun" demek yasakmış; "yıldız" demek ise suçların en büyüğü... "Burun" ve "yıldız" diyenler "şiddetle" cezalandırılırmış.

İlkokuldan başlayarak, bir "tarih geyiği" olarak bu hikayelerle avutulduk.

Ama yıldız ve burun diyenlerin nasıl tecziye edildiğini bir türlü öğrenemedik.

Asılırlar mıydı?

Hayır, pek pek sürgüne gönderilirlerdi.

"Ama" diyor yazar, "Sultan Abdülhamid, sürgüne gönderdiği gazetecilere, yazarlara, siyasetçilere hazineden maaş bağlatırdı."

Refik Halid Karay, romanlarından çoğunu, "ücretli sürgün" döneminde yazmıştır. Karay'ın ünlü hatıratı "Minelbab Ilelmihrab" ile onun devamı mahiyetindeki "Bir Ömür Boyunca"yı okumuş olmalısınız.

Refik Halid büyük, hem de çok büyük bir Türk romancısıdır. Ömrünün yarısını, handiyse sürgünlerde geçirdi. Cumhuriyet kurulduktan sonra, "150"likler listesine alınarak, Hürriyet ve İtilaf mensuplarıyla birlikte yurtdışına çıkarıldı. Refik Halid ismi, uzun seneler "ihanet"le eşdeğer tutuldu.

Onun suçu, kurtuluş savaşı yıllarında. Hürriyet ve İtilaf kadrosundan "Posta Telgraf Umum Müdürlüğü"ne getirilmiş olması...

Yakın arkadaşı, sırdışı, aile dostu gazeteci Ali Kemal İçişleri Bakanlığı'na yükselmiş, binbir ricayla Refik Halid Karay'ı da posta müdürlüğü görevine razı etmişti. Oysa, İnönücülerin, yekten "vatan haini" ilan ettikleri Refik Halid, elinde imkan olduğu halde, Mustafa Kemal'in yazışmalarına ve telgraflarına ambargo koymamış, millî mücadeleye kendi ölçeğinde katkıda bile bulunmuştu.

Refet Bele komutasındaki Türk ordusu İstanbul'a girince, Refik Halid İngiliz Konsolosluğu'na sığındı. Oradan Suriye'ye kaçtı. "150'likler" listesine alındığını öğrenince de, Türkiye'ye dönmedi.

Ali Kemal kaçmadı. Sivil taharri marifetiyle, bir gün, Beyoğlu'nda bir berber dükkanında otururken "alındı" ve bir motorla İzmit'e kaçırılarak Sakallı Nurettin Paşa'ya teslim edildi. İzmit'ten Ankara'ya gönderilecekti; ancak Nurettin Paşa'nın emriyle halka linç ettirilerek, parçalanmış ceseti "ibret" niyetine bir ağaca asıldı.

Refik Halid ise, Halep ve Beyrut'ta bulunduğu yıllarda birkaç suikast tehlikesi atlattı, uzun yıllar hafiyelerin takibatı altında yaşadı. Sonra "affı şahane"ye mazhar olarak, 1938 yılında Türkiye'ye döndü.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, "Gençlik ve Edebiyat Hatıraları" kitabında, Refik Halid'in dönüş hikayesini "özetle" şöyle anlatıyor:

Bir gün Mustafa Kemal'e "şikayet" babından "Deli" adlı bir piyes getirirler. Bu piyes, alttan alta cumhuriyet devrimlerini yermekte, bu devrimlerin insan psikolojisi üzerindeki tahribatını mizahî bir dille anlatmaktadır.

Mustafa Kemal piyesi okur ve öfkelenmesini bekleyen hazirun önünde başlar kahkahalarla gülmeye.

Sonra bu piyesin Refik Halid Karay tarafından kaleme alındığını öğrenir ve daha da keyiflenir.

"Bu kadar büyük bir sanatçının sürgünde kalmasına gönlüm razı gelmez" diyerek, Refik Halid Karay'ı affeder.

Karay'ın Türkiye'ye dönmesi, başta Yunus Nadi olmak üzere, CHP'li ekabirin pek hoşuna gitmez. Basında "işbu vatan ve cumhuriyet düşmanı" aleyhinde peş peşe yazılar yayınlanır.

Refik Halit, bu döneminde, daha çok "politika dışı" eserler verecek, birbirinden güzel romanlar ve hikayeler yazacak, siyaseten Menderes'in DP'sine yakın olduğu için de Celal Bayar ve Adnan Menderes'le "hususi" dostluklar kuracaktır.

Refik Halid, hem imparatorluk döneminde, hem de cumhuriyet döneminde sürgün yaşamış bir edebiyatçımız. Onun eserlerini, özellikle hatıratını, bu iki dönem arasında bir kıyas yaparak okuyun, ilginç ve dehşet "saptamalar"la karşılaşacaksınız.

İmparatorluk döneminde sürgün yaşarken devletten maaş almış, ev kirasını ödemiş, geçimini temin edebilmiş; ama cumhuriyet dönemindeki sürgünlük yıllarını sürekli ölüm korkusuyla, hafiyelerin gözetimi altında tedirgin, huzursuz, suikast korkusuyla geçirmiştir.

Örnek mi?

İşte, "Bir Ömür Boyunca"dan ilginç bir anektod:

"İktidarda tutunmak için ölüm cezaları şart mıdır? Otuz üç yıl süren saltanatında Sultan Abdülhamid sadece, o da saltanatının başlangıcında, adi katil suçundan biri kadın, öbürü zenci iki kişiyi astırmıştır, normal mahkemenin verdiği hükümle... Arkasından idam kararlarını müebbede çevirmiştir. Kendisine bombalı suikast düzenleyen Ermeni komitacıların idam cezalarını bile affetmiş, müebbede çevirmiştir."

Otuz üç yıl süren koskoca "istibdat dönemi"nde topu topu iki kişi idam edilmiş. Oysa, "huzur ve güven ortamını tesis etmek" niyetiyle darbe yapan 12 Eylül cuntasının sadece üç yıl içinde astırdığı adam sayısı 49. Yazıyla, kırk dokuz...

İsmet Paşa'nın çıkardığı "Takrir-i Sükûn Kanunu" vardı bir de... Son yüzyılların en büyük sansür girişimi olan "Takrir-i Sükûn Kanunu"yla birlikte, aralarında Tanin ve Tasvir-i Efkar'ın da bulunduğu on civarında gazete kapatıldı.

Bu gazetelerin sahipleri ve başyazarları Şark İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı. Asılmalarına ramak kalmışken, kendilerine, özür dilemeleri şartıyla affedilecekleri bildirildi.

Özür dilediler ve asılmaktan kurtuldular.

Bir "özür"ün bile hukuk doğrularının önüne geçebildiği bu netameli dönem, nedense ve ne hikmetse, ilerici Türk matbuatınca sorgulanmaz.

Sorgulanmamıştır.

Sansürü Sultan Abdülhamid'e özel bir uygulamaymış gibi sunanlar, bırakın cumhuriyetin ilk yıllarına ait uygulamaları, 28 Şubat sürecinde yaşananları bile unutmuş görünüyor...

Ahmet Altan'a getirilen yazı yasağı sansür değilse nedir? Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak, Emin Şirin, Koray Düzgören, Cengiz Çandar, Ahmet Tezcan, Ali Bayramoğlu, Mehmet Ali Birand...

Yukarıda adı geçen gazeteciler, bir bürokratın talimatıyla, gazetelerinden uzaklaştırıldılar. Yazı yazmaları yasaklandı.

Bütün bunlar sansür değil miydi?

Otuz üç yıllık Sultan Abdülhamid saltanatını basın özgürlüğü açısından "en karanlık dönem" sayanlar, malum sürecin nev-i şahsına münhasır uygulamalarını neden tartışmaya açmıyorlar?

Sahi, neden?


Sayı 20
 
MEHMETHAN FIRAT


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED