|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Eleştiri, Çağdaş İslâm Düşüncesi'nin en temel sorununun, sıfatlarından değil, kendisinden hareketle tartışılabileceğini göstermeye çalışmış; yani bu mecmuanın gerçekte 'çağdaş' veya 'islâmî' olup olmadığından evvel bir 'düşünce' hüviyeti taşıyıp taşımadığını sorarak işe başlamıştı. 'Düşünce' ancak nazarî/metafizik bir düşünmenin mahsûlü olduğunda 'düşünce' adını alacağına göre, nazariyât yoksunu işbu etkinliğin öncelikle ve yeniden nasıl bir düşünme faaliyetine dönüşebileceği üzerinde durmak, aksiyomlarını (mütearifelerini) İslâm'dan, postülalarını (mevzualarını) İslâm Düşüncesi'nden, hipotezlerini (faraziyelerini) çağından alan bir düşünme faaliyetinin ortaya koyacağı dil, düşünce ve varlık tasavvurunun asıl "Çağdaş İslâm Düşüncesi" şeklinde adlandırılmaya hak kazanacağına işaret etmek, gerçekte eleştirinin üstesinden gelmek istediği başlıca ödevdi. Kısaca, ödevimiz düşünme idi. O halde düşünme'nin varlığa yönelebilmesi ve kendi metafiziğini kendi köklerinden hareketle yeniden inşa edebilmesi için hem dil'in gramerini (İlm-i Belağat'ı), hem de düşünmenin gramerini (İlm-i Mantık ile İlm'un-Nefs'i/Psikoloji'yi) yedeğine alması gerekiyordu. Çünkü düşünme evvelemirde kendi üzerine düşebilmeli, düşünebilmeli, kendi üzerine katlanabilmeli idi. Lâkin tam da bu esnada birtakım sorular zuhur etti: Çağdaş İslâm Düşüncesi'nin mümesillerinden birisi olması haysiyetiyle Said Nursî hazretleri bu müsbet vasıflarla muttasıf değil miydi? O kendi köklerinden hareketle kendi çağını yorumlayan bir âlim olarak niçin bir türlü söze konu edilmiyordu? Oysa mesela Ahmed Cevdet Paşa, Sırrı Giridî, Abdünnâfi, Harputî, Ahmed Avni Konuk, Elmalılı Hamdi Yazır, Babanzâde Ahmed Naim gibi âlimler de aynı durumda değil miydi? Çağdaş İslâm Düşüncesi'ne biçilen zamanın, yani her 50 yılda hususiyetlerini kaybede kaybede bizi bu günlere getiren birbuçuk asırlık serencâmın toptan eleştiri'ye konu edinilmesi hakşinaslıkla nasıl kabil-i telif olabilirdi? vs. Defalarca yazdım, yine yazayım: "Benim yazılarım yavaş okumak içindir." Nitekim dikkatli bir okuma bu tür soruların insafsız değilse bile dikkatsiz bir okumanın mahsulü olduğunu sarahaten gösterecektir. Şimdi gelelim, mecrâ'daki mâ-cerâ'nın hikâyesine. Said Nursî'nin nazarî düşünmeye giriş addettiğimiz iki temel alana, yani İlm-i Belağat ile İlm-i Mantık'a bi-hakkın vâkıf olduğunda kuşku var mıdır? Elbette yoktur. Nitekim bu alanlarda kaleme aldığı eserler ortadadır. Devam edelim: Said Nursî'nin nazarî düşünmenin üç temel mektebi olan İslâm Kelâmı, İslâm Felsefesi ve İslâm Tasavvufunun ana menbalarından istifade ettiği, bu mekteblerin temel eserlerine vâkıf olduğu ve en nihayet bu hususlarda doğrudan değerlendirmeler yapıp, görüşler serdettiği erbabınca malum değil midir? Malumdur. İmdi, malumu i'lamda ısrar etmeyip sadede dönelim ve soralım: mecrâ'daki mâ-cerâ'da gördüklerimiz ile mâ-cerâ'daki mecrâ'da gördüklerimiz birbirleriyle uyuşuyor mu?!? Meselâ mâ-cerâ'nın yanında yer alanlar, arkalarından, Üstad'ın mantık ve belağat eserlerini anlamak ve anlatmak hususunda sarfedilmiş bir mesainin takibe elverişli izlerini bırakıyorlar mı? Sözgelimi büyük matematik ve astronomi âlimi Gelenbevî'nin 'Burhan' adlı mantık eserine talikât düşmüş bir Usta'nın takipçileri nezdinde hadi İlm-i Mantık bir yana, bizatihi Gelenbevî isminin kendisi, bugüne değin en küçük bir alâkaya mazhar olmak şerefine erebildi mi?!? Dilin ve Düşünme'nin gramerini bilmedikçe bir dil ve düşünme ustasını anlamak neredeyse imkânsız iken, dilin ve düşünmenin gramerine (İlm-i Belağat ile İlm-i Mantık'a) bu kadar ehemmiyet atfetmiş bir mecrâ'ya kendilerini nisbet eden mâ-cerâ'nın cereyanında bu ilimlere ehemmiyet atfedildiğini gösterir en küçük bir kımıltının bile bulunmaması nasıl açıklanabilir?!? Mecrâ'ya yönelmemiz isteniyor, yöneliyoruz ve orada —mesela— bize Mevakıf'a veya Mekasıd'a bakmamızın tavsiye edildiğini görüyoruz. Lâkin biz bakmamız istenen yerlere bakmamak için elimizden geleni yaptığımız yetmiyormuş gibi, merak edip şu Mevakıf ile Mekasıd'dan ne kastedildiğini olsun anlamak için bile kılımızı kıpırdatmıyoruz. Sevgilinin mektubunu okumak/anlamak bir yana, zarfını bile açmaya gerek olmadığını düşünenleri kınamak aklımın ucundan dahi geçmez. Ben sevdanın böylesini de tanıdım. Öyle ya, sevgilinin mektubunu öylece göğüste taşımak bile saygıyla karşılanması gereken bir sevgi nişanesi değil midir?!? Mecrâ'dan akıp gelen suyun nazenin akışını seyredip hüzünlenenler... o gür suyun şarıltısını işitip musikî nağmeleri arasında kendinden geçenler... VE o pırıl pırıl mecrânın besleyip büyüttüğü çiçeklerin etrafa yaydığı rayihaların etkisiyle derin hülyalara dalanlar... Benim böylelerine sözüm yok, hiç olmadı da zaten. Mecrâ'daki mâ-cerâ'yla bi-hakkın tanışamamış olanlara niçin durup dururken paçalarını sıvamalarını söyleyeyim ki? Sözüm, mecrâ'daki mâ-cerâ'nın cereyanına kapılıp suyun içine dalacak, en nihayet su haline gelecek denli sevda sahibi olanlara... sevdaları yüzünden sırılsıklam olmayı göze alabilenlere...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |