|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Geçen hafta Honda yönetim tarzını anlatmıştık. Bu hafta sırada bir Kore firması var: Daewoo. Yıllık satış hasılatı 1996 yılında 65 milyar doları bulan, Asya krizinden sonraysa bir ölçüde küçülen dev şirket (chaebol), bugün bile tek başına Türkiye'nin en büyük 100 sanayi şirketinin toplamı kadar satış yapıyor. Kurucusu Kim Woo-Choong, çocukluğundan beri düşleri olan bir adam. Tarihe düş görenlerin yön verdiğine iannıyor: "Tarih, düş görenlerin mülküdür. Dünyayı düşler değiştirir. Bahse girerim ki, bugün dünya tarihine biçim vermekte olan bütün insanların gençken büyük düşleri olmuştur. Kişiliği yapan, düşlerdir. Beşerî kaderi onlar denetler. Seyir halindeki geminin dümenidir düş. Küçük ve gözden ırak görünebilir, fakat geminin rotasını o belirler. Düşsüz hayat, dümensiz gemi gibidir." Bay Kim 40 yıl kadar önce üniversiteyi bitirdiğinde, ülkesinin kişi başına milli geliri 70 dolardı; bugün 12 bin dolar. Kim'in kurduğu Daewoo ise sayısız Avrupa ve Amerika şirketini çoktan sollamış bulunuyor. "Başkent Seul'ün Çangçung-dong semtinde oturuyorduk ve Yonsei Üniversitesi'ne gitmek için her gün iki saat yol teperdim. Cebimde metelik olmazdı, ama düşlerim vardı. Gece geç saatlerde kütüphaneden çıkarken veya başımı kaldırıp göğün derinliklerine bakarkenki duygularımı hâlâ hatırlarım. Sanki bütün dünya benimdi, kâinatı kollarımın arasına alabilirdim sanki. Hiçbir şey imkânsız gözükmüyordu. Gençliğin hayat veren gücü içimi dolduruyor, kalbimi hayallerle süslüyordu. Beni durdurabilecek hiçbir şey yoktu." Louis Kraar, Kim için "Paranın kokusunu alan adam" diyor. Tipik bir kapitalist-girişimci. Yirmiden fazla ana şirketi ağır sanayiden elektronik eşyaya, bankacılıktan otel zincirlerine, gemicilikten piyano imalatına kadar sayısız alanı kuşatıyor. Avrupa düşünce geleneğinde liberallar de, Marksistler de üç aşamalı bir kapitalizm kronolojisi kabul ediyorlardı: tüccar sermaye, endüstriyel sermaye, malî sermaye (finans kapital). Fizyokratlardan ve 19. yüzyılda Saint-Simon'dan kalma bir anlayış olarak, sanayi sermayesi dışındaki sermayelere ahlâken şüpheli bir gözle yaklaşıyorlardı: Hakiki 'kapitalist' sermaye, sınaî karakterli olandı. Braudel bu görüşün tarihen temelsiz olduğunu, kapitalistlerin her devirde ve her yerde, kârlı gördükleri her alana kaydıklarını tesbit etmektedir. "İktisadî hayatta yüksek kârların elde edilebileceği sektörler vardı ve bunlar biteviye değişiyorlardı. Ne zaman kârlılıkta bir kayma olsa, sermaye bunun kokusunu almada ve o yeni sektöre girip bollaşmada gecikmezdi. Kapitalizm tarihinin aslî özelliği, onun sınırsız esnekliği, değişme ve uyarlanma yeteneğidir." Daewoo Sanayi Şirketi'ni dört arkadaşıyla kurduğu zaman, Kim'in bir düşü vardı: Ülkesinin toplumsal gelişmesine şirketleşme faaliyetiyle katkıda bulunmak. "Bir binanın köşeciğindeki küçük bir kiralık odada, sadece 10 bin dolar sermayeyle işe başlamış olmamıza rağmen, kâinattan bile daha büyük bir düşüm vardı. Bu düş on yıl gibi kısa bir zamanda gerçekleşti ve Kore'nin en büyük binasının sahibi oldum." Bay Kim'in sonra başka düşleri oldu. "Ölmeden önce dünyadaki en yüksek kalitedeki malı imal etmek" gibi. Daewoo bir takım dünya rekorlarına imza atmış bulunuyordu zaten: Dünyanın en büyük tersanesi (Okyo Shipyard'da), dünyanın en büyük giyim fabrikası (Pusan'da), dünyanın en geniş hacımlı giyim eşyası satışları. Fakat henüz Nikon kamera veya Parker kalem gibi "incelikli" bir ürünlerinin olmadığının farkında olan Kim, belki bu düş benden sonra, şu devasa işletmeyi devredeceğim halefim zamanında gerçekleşecek, diyor. İşadamı saygınlık peşindedir Bay Kim'in son bir düşü, saygın bir girişimci olarak hatırlanmasıdır. Zengin veya çok para kazanmış bir adam diye anılmaktan haz etmiyor. "Geleneksel olarak, Kore'de işadamlarına pek itibar edilmezdi; aksine, onlara tepeden bakılır, araya mesafe konurdu. Bunun birçok sebepleri var; belki en önemlisi sosyal statüye dair köklü Konfüçyen gelenektir. Bu gelenekte insanlar şöyle sıralanır: Bilgin, çiftçi, zanaatkâr ve tacir. Tacir, merdivenin en alt basamağında durmaktadır. Benim son düşüm, işadamlarının saygı gördüğü bir toplumun meydana getirilmesine yardımcı olmaktır." Daewoo'yu çeyrek yüzyılda ülkesinin ve dünyanın en büyük sanayi, ticaret ve finans gruplarından biri haline getiren bu çokyönlü girişimcinin en önemli vasfı, şirketini çocuklarına miras bırakacağı bir servet olarak görmemesidir: "Daewoo, aile efradıma devredebileceğim veya devretmeyi düşündüğüm bir şey değil. Mülk sahipliği ile liderlik arasındaki farkı anlamış bir işadamı olarak tarihe geçmek istiyorum." Bay Kim, kendi deyişiyle bir "fedakârlık nesli"nden geliyordu. Ülkeleri 35 yıl Japon boyunduruğunda kalmış (1910-45); sonra, ülkeyi ikiye bölen ve mevcut minnacık endüstriyi yerle bir eden Kore Savaşı'na düçar olmuşlardı. O yıkımın peşinden, Batı dünyası Güney Kore'yi umutsuz vaka sayıp bir kenara atmıştı. (Bay Kim'in bu yargısı su götürür. Ama biz yine de onun hadiselere bakış tarzına sadık kalalım.) Kim'in ilk yaptığı işlerden biri, ABD'de bulunan yetenekli Koreli yöneticileri ülkeye geri getirmek olmuştu. Daewoo Telecom'un başkanı Dr. Park Sung-Kyou bunlardan biriydi. Amerika'daki vaitkâr işini bırakarak Kim'in çağrısına uymuştu. "Başkan Kim, yurtseverlik ve Konfüçyanizme atıfta bulunuyor ve yöneticilere alabildiğine özerklik tanıyordu. Gelmemezlik edemezdim." Kim'in başat özelliği, iyimserliği. İş hayatında karamsarlığa kapılmak, başarısızlığın başlangıcıdır. Sahiplerinin, bankaların veya hükümetin terkettiği sayısız "batak" firmayı satın alıp düzlüğe çıkarmış. "Terk, eylemde kötümser olmaktır. Şirketlerini terkedenler imkânsızlıklardan dem vururken, ben gözümü imkânlara dikiyorum. Eğer ortada yüzde 1 başarı şansı varsa, hakiki işadamı o yüzde biri ateşi alevlendirecek kıvılcım olarak görür. İş hayatı bir artı birin iki ettiği bir alan değildir; orada bir ona, on elliye dönüşür. İşadamı sayıları böyle sayar." Öncüler için dünya büyük bir yerdir; yapılacak sınırsız miktarda iş vardır orada. İnsanların daha önce hiç bulunmadıkları yerlere gitmek, hiç yapmadıkları şeyleri yapmak zorundasınız. Tarih, bu gibi şeyleri yapmaya arzulu olanlar tarafından inşâ edilmektedir. Bunlar gerçek öncülerdir. Öncülük tehlikeli fakat kaçınılmazdır. Daha önce hiç kimsenin geçmediği yolları arşınladıkları için, yeri geldiğinde lanetlenebilirler bile. Ancak ne tehlike, ne de tenkit onları yollarından alıkoyamaz. Tarih, milletlerin güç ve refahınınn öncülük ruhu üzerine bina edildiğini, kendinden memnunluk ve çekingenliğin felaketle sonuçlandığını göstermektedir. "Daewoo'yu kurduğumuz yıllarda, ihracat değersiz bir iş gibi görülüyordu. Büyük şirketlerin hepsi ithalatçıydı; bir an için olsun ihracatı akıllarına getirmiyorlardı. Birçok kişinin muhalefetine rağmen, ihracat öncülüğünü başlattık biz. Ve başardık. Aptallığın şiarı, bir şeyi hiç denemeden imkânsız olduğunu söylemektir." Daewoo'nun öncülük ruhu onlara sadece bilinen Avrupa ve Amerika pazarlarını değil, ülkelerinin diplomatik ilişki kurmamış olduğu birçok başka ülkenin pazarını da açtı: Sudan, Nijerya, Libya, Angola, Cezayir, Çin Halk Cumhuriyeti, Vietnam, Macaristan, Çekoslovakya, Sovyetler Birliği... Daewoo'nun kurduğu ticari ilişkiler zamanla bu ülkeleriin bir çoğuyla diplomatik ilişki kurulmasına yol açtı. Tıpkı ondokuzuncu yüzyılda çoğu Japon elçilik ve konsolosluklarının Mitsui'nin iş yaptığı ülkelerde açılması gibi. Medeniyetleri kuran, yaratıcı azınlıklardır Tarihçi Toynbee, medeniyete katkısı olanların çok küçük bir "yaratıcı azınlık" olduğu görüşündeydi. Etkileri sayılarından değil, "yaratıcılıklarından" geliyordu. Bu küçük azınlığın inşâ edici ilhamları durağan çoğunluğun tarihin gelişim seyrine katılmasını mümkün kılıyordu. Bu durum sözkonusu azınlığın aynı zamanda görevi ve sorumluluğu idi; onların katkısı olmadan toplum ve tarih ilerleyemezdi. Büyük çoğunluğu değiştiren ve tarihi ileri götüren bu insanlardı. Bu görevlerini yerine getirmedikleri zaman, toplumun veya medeniyetin ruhuna fatiha okuyabilirdiniz. Toynbee'nin bu tarih görüşünü her hangi bir sosyal bilimcinin aktarması ve yorumlamasını kimse garip karşılamaz. Ben de otuz yıl kadar önce Cemil Meriç'in kaleminden "Medeniyetlerin Ölümü"nü okurken aşina olmuştum bu görüşe. "Toynbee'ye göre medeniyet yaratıcı bir azınlıkla çok sert olmayan bir coğrafyanın eseridir. Çevre her gün yeni sualler sorar yaratıcı azınlığa. Yaratıcı azınlık bu muammaları çözebildiği sürece yaşar medeniyet. Medeniyetin kaderini tesbit eden, cevaplardaki isabet veya isabetsizlik. Azınlığın yaratıcı gücü kaybolunca çöküş başlar; kalabalığa yol gösteremez artık. Toplum bölünür, yöneticiler eski zaferlerin hâtırasıyla sarhoştur. Çevrenin yeni yeni sorularına hep aynı cevabı verirler." Peki bu fikirleri bir işadamından duyduğunuzda tepkiniz ne olur? Belki herkesin haddini bilmesi, anlamadığı işlere karışmaması gerektiğini söylersiniz. İşadamının kendi işine bakması, bu gibi "ince" işleri de tefekkür ehline bırakması daha uygundur dersiniz. Bazıları sözünüze kulak verse bile, Daewoo'nun entellektül patronu sizi dinlemeyecek ve yüksek perdeden konuşmasını sürdürecektir: "Rakamlar bizi yanıltmamalı; çünkü bize sadece miktardan haber verirler ve bu onların sınırıdır. Mesela, içinde yüz inek ve bir insan olan bir çiftliğiniz varsa, rakamlar size sayının 101 olduğunu söyler; fakat azınlığın kudreti hakkında birşey söylemezler." Kim Woo-Choong, azınlığın gücünü ispat için, Mısır'dan çıkan Yahudilerin nasıl Arz-ı Mev'ud'u ele geçirdikleri misalini veriyor. Kenan'a önce 12 kişilik bir keşif kolu gönderirler. Geri döndüklerinde, 10 tanesi Kenanîlerle başa çıkmalarının mümkün olmadığını söyler. Hem Yahudilerden daha uzun boyludurlar, hem de şehirleri muazzam surlarla çevrili bulunmaktadır. Diğer ikisi itiraz eder. Korkacak bir şey olmadığını, çünkü bu ülkenin kendilerine Tanrı tarafından vaadedilmiş olduğunu söylerler. Demokratik çoğunluğa göre karar vermiş olsalardı, Yahudilerin geri dönmesi gerekirdi. Fakat aksini yaptılar ve o iki kişiye uydular. Çoğunluk kararı her zaman tek başına tarihi şekillendirmez. Azınlığın meydan okuma ruhu daha etkilidir.
İşadamının felsefesi olmalı
İşadamı her zaman iyimser olmalı ve bir hayat felsefesine sahip bulunmalıdır. İnsanlar çoğu zaman "felsefe" sözünden hazzetmezler, diyor Kim. Fakat yaşayan bir felsefeye kendini adamadıkça, başarılı olunamaz. İnsan beyni kullanıla kullanıla gelişir. Birçok insan sessiz, gürültüden uzak yerlerde, deniz kenarı veya dağ başlarında düşünmeyi tercih ediyor; oralarda daha fazla fikir sahibi olunuyormuş. Hakikatte, gerçek fikirler ancak beyin hücrelerinin çalışır durumda oldukları zamanda ortaya çıkar. Günlük çalışma zamanı, düşünmek için en uygun zamandır. Dahası, ne kadar çalışırsanız o kadar yaratıcı olursunuz. "Gündüz ne kadar ağır çalışırsanız, geceleri rüyalarınız o kadar gerçekçi olur. Beyin dolu iken, rüyalar fantastiktir. Tecrübeme göre, rüya bir şeyi başarma arzusudur. Gençken babam benim bir işadamı olmam gerektiğini söylüyordu. Onun içindir ki ben de onbeşindeyken düşlerimde kendimi hep bir işadamı olarak görüyordum. Eğer âşık iseniz, düşte evlendiğinizi görürsünüz. Çok çalışırsanız, göreceğiniz düşler meselelerinizin çözümleridir." Öncüler için dünya büyük bir yerdir; yapılacak sınırsız miktarda iş vardır orada. İnsanların daha önce hiç bulunmadıkları yerlere gitmek, hiç yapmadıkları şeyleri yapmak zorundasınız. Tarih, bu gibi şeyleri yapmaya arzulu olanlar tarafından inşâ edilmektedir. Bunlar gerçek öncülerdir. Öncülük tehlikeli fakat kaçınılmazdır. Daha önce hiç kimsenin geçmediği yolları arşınladıkları için, yeri geldiğinde lanetlenebilirler bile. Ancak ne tehlike, ne de tenkit onları yollarından alıkoyamaz. Tarih, milletlerin güç ve refahınınn öncülük ruhu üzerine bina edildiğini, kendinden memnunluk ve çekingenliğin felaketle sonuçlandığını göstermektedir. "Daewoo'yu kurduğumuz yıllarda, ihracat değersiz bir iş gibi görülüyordu. Büyük şirketlerin hepsi ithalatçıydı; bir an için olsun ihracatı akıllarına getirmiyorlardı. Birçok kişinin muhalefetine rağmen, ihracat öncülüğünü başlattık biz. Ve başardık. Aptallığın şiarı, bir şeyi hiç denemeden imkânsız olduğunu söylemektir." Daewoo'nun öncülük ruhu onlara sadece bilinen Avrupa ve Amerika pazarlarını değil, ülkelerinin diplomatik ilişki kurmamış olduğu birçok başka ülkenin pazarını da açtı: Sudan, Nijerya, Libya, Angola, Cezayir, Çin Halk Cumhuriyeti, Vietnam, Macaristan, Çekoslovakya, Sovyetler Birliği... Daewoo'nun kurduğu ticari ilişkiler zamanla bu ülkeleriin bir çoğuyla diplomatik ilişki kurulmasına yol açtı. Tıpkı ondokuzuncu yüzyılda çoğu Japon elçilik ve konsolosluklarının Mitsui'nin iş yaptığı ülkelerde açılması gibi.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |