|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Çağdaş İslâm Düşüncesi'ne yönelik eleştirilerin bu düşüncenin ya 'çağdaş' veya 'islâmî' sıfatıyla alâkalı olup bu iki sıfatın kendisine yüklendiği 'mevsuf'un, yani bizatihi düşünce'nin sırf düşünme olmak itibariyle bugüne değin eleştiri konusu yapılmadığına sanırım yeterince işaret etmiş bulunuyoruz. Bu işaretin gösterdiği yere, o yerin (düşünce'nin) bizlerden talep ettiği dikkat ve ciddiyetle yönel(e)mediğimiz takdirde, kimsenin kuşkusu olmasın ki işaretin kendisi, işaret ettiği yeri (düşünce'yi) örten bir 'perde' olarak kalacak demektir! O halde işaret eden parmaktan ziyade, işaret edilen yöne yönelmek gerekmez mi?!? İşaret edilenle kendi aralarında zaten bir alâka bulunmayanların, salt işaret aracılığıyla işaret edilene yöneleceklerini ummak kadar âşikâr bir safdillik olamaz. Bu bakımdan işaret, eğer muhakkak söylemek gerekirse, ancak işarete hazır olanlar nezdinde bir ehemmiyet taşır ve işarete hazır olmayanlar işaretten hareketle işaret edilene aslâ ama aslâ gövdelerini dönemezler. Oysa düşünce, muhatabından, kendisine arasıra göz süzmesini veya gelişigüzel bir bakış fırlatmasını değil, bilakis her daim kendisine gövdesiyle, yani dikkat ve ciddiyetiyle yönelmesini bekler. Çünkü düşünme eylemi, kişinin, hedefine bütün gövdesiyle yönelmesinden, -yönelmek ne kelime!- bizzat hedef haline gelmesinden, hedef olmasından ibarettir! Hedefi olmak, hiç kuşkusuz, bir mertebe, üstelik muhakkak sahibi olunması gereken bir mertebedir. Ancak düşünme, istikamet veya hedef sahibi olmakla tahakkuk etmez, o ancak hedef olunmasını, yani düşünenin düşünme sürecinde düşündüğüyle aynîleşecek kadar fena bulmasını da ister; tıpkı Hz. Mevlana'nın dediği gibi: - "Aşk dâvâsında bulunmak kolaydır/Lâkin bu dâvâya delil ve burhan gerek!" Kısaca şerhetmek gerekirse: âşık olmak yetmez, bizatihi aşk olmalı, aşk haline gelmeli, âşık ile maşuk arasında hiç ama hiç mesafe kalmamalıdır! Aşk ise, işbu mesafenin kalkması, âşık ve maşuk sıfatlarının aşk'ın kendisinde eriyip yok olması demektir! Ne diyelim: "önce aşk olsun!" İslâm Düşüncesi'nin 'çağdaş' sıfatıyla nitelenmeyi hakettiği andan itibaren ister istemez 'geleneksel' sıfatıyla adlandırılabilecek bir geçmişinin bulunduğunu, yani iki farklı dönemin varolduğunu düşünmemek imkânsızdır. Hal böyle olunca "İslâm Düşüncesi" ve "Çağdaş İslâm Düşüncesi" adlandırmalarının hem iki farklı döneme, hem de bu dönemlerde vukû bulan olgularla şekillenen iki farklı düşünme biçimine delâlet ettiğini söylemek de gayet tabiidir. İşbu tabiilik iki farklı tavır alışa yol açtı: Çağdaşçılık (Modernizm) ve Gelenekçilik (Tradisyonalizm). Bu adlandırmaların ne denli isabetli olduğu tartışılsa bile şurası muhakkak ki: birincisi ('çağdaş' sıfatı) tasavvur edilmeden, ikincisi ('geleneksel' sıfatı) aslâ tasavvur edilemez ve varolamaz. Modernistlerin de, gelenekçilerin de türemesine yol açan vasat, sadece bu ayrımla birlikte meşruiyetini kazanmakla kalmaz, takipçileri nezdinde bir 'cevap' olma niteliğini de yine bu ayrımdan hareketle elde eder. Demek oluyor ki 'gelenekçilik' hiç de 'geleneksel' değildir ve olması mümkün de değildir! Gelenekçiliğin bahis mevzûu olduğu yerde geleneğin kendisi, "içinde olunan" değil, en iyimser tabirle "içinde olunmak istenen" ve fakat esasen "kendisinden hareket etmek amacıyla kendisine ulaşılmak istenen"dir. Gelenekçiler için 'gelenek', zaten kendi içinde bulunulan bir zemin olmayıp kendisine atıfta bulunan bir geçmiş düşünceden, bir geçmiş düşüncesinden ibarettir. Çağdaşçılığa da, gelenekçiliğe de düşünmenin sorunları karşısında bir cevap, bir duruş görünümü kazandıran bu cihet, dikkat edilirse, nisbetin mevcudiyetiyle kaimdir; yani biri olmadan, diğeri olamaz. O halde sözümüzü bu adlandırmaya itibarla söyleyelim: Geleneğin kendisine nazaran 'çağdaşçılık' kadar 'gelenekçilik' de çağdaş bir olgudur ve işbu gelenekçilik ancak çağdaşçılığın karşıtı olmak haysiyetiyle bir 'cevap' hüviyetine bürünür. Çünkü gelenekçilik de Çağdaş İslâm Düşüncesi'nin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir kimse kendisini 'modernist' veya 'gelenekçi' olarak nitelemediğinde, sadece kendisini her iki cevabın yanında da görmediğini veya her iki cevabı da sahih bulmadığını söylemiş olmaz; aynı zamanda her iki cevabın da kendisine karşılık geldiği soru veya soruları ciddiye almadığını itiraf etmiş olur. Bir de bu kimse, ya kendi duruş ve düşüncelerinin bir 'cevap' olarak algılanmasından rahatsızsa, ya her iki yaklaşım biçimini de zaten "hatalı cevaplar" oldukları için değil, bizatihi 'cevap' oldukları için eleştirdiğini söylüyorsa, ya düşünmenin cevap vermekle değil, bilakis soru sormakla, kurcalamakla, cevaplar karşısında kuşkucu davranmakla yola düşebileceğine inanıyorsa, ya düşünmenin "cevap vermek" zemininde buharlaştığı ve fakat buna mukabil köklü sorular aracılığıyla ancak haysiyetini kazandığı kanaatindeyse?!? Bu soruları kendi adımıza sorabilir haldeysek, soru yola düşmüş demektir! Çünkü soru sorma düşünme, düşünme ise yola düşme demektir. O halde soru şimdi yola düşmeli, yola aşkla düşmeli!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |