AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
'Terörizm' olgusunu ciddiye almak...

Sanırım eski İngiliz başbakanlarından Margaret Thatcher söylemişti: "Medya terörizmin oksijenidir." Aslına bakacak olursanız eksik söylemiş... Çünkü "Medyasız bir terörizmden söz etmek imkansızdır" desek daha doğru olur.

"Medya", hem de gelişmiş bir "medya" olacak ki, "terörizm"in amacı, yani toplumların kalbine korku salabilmek mümkün olabilsin...

Eğer ortada patlayan bombaları, ölen, yaralanan kurbanları hemen o dakika dünyanın dört ucuna görüntüleriyle, ayrıntılarıyla iletebilen bir medya ağı yoksa, genel olarak "terör" olarak adlandırılan kanlı olayların, cinayetlerin "terörizm" sınıfına sokulabilmesi mümkün değildir.

Dolayısıyla "terörizm", ne kadar baskıcı olursa olsun 20.yüzyıldan önceki yönetimlerin birer "totaliter sistem" olarak adlandırılamamasına benzer bir biçimde, çok yakın "modern zamanlar"ın bir ürünüdür.

Türkiye iki sinagoga yönelik terörist saldırının yolaçtığı yaralarını sarmaya çalışırken terörizmin ikinci kez hedefi oldu. Hem de bu kez, terörizmin meydan okurcasına harekete geçtiğini gördük. Hiç tereddüt etmeden söyleyebiliriz ki, Türkiye bu olguyla, "terörizm" olgusuyla bu şiddetle tarihinde ilk kez karşılaşıyor.

İstanbul'daki son olaylardan sonra yapılan resmi açıklamalarda (mesela Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in olaydan kısa bir süre sonra yaptığı açıklama) halk soğukkanlı olmaya davet edilirken Türkiye'nin geçmişte "terörizm" ile tanıştığı söylense de, bu tespit doğru değildir. Ya da hiç değilse eksik bırakılmış bir tespittir.

Çünkü Türkiye'nin yakın tarihinde yer alan ve resmi ya da gayri resmi açıklamalarda açıkça veya üstü kapalı olarak atıfta bulunulan olaylar "terörizm" tanımına uymamaktadır. Yani açıkcası, ne PKK ile mücadelede geçen yıllarda yaşananlar, ne de daha öncesinin (12 Eylül öncesinde) kanlı sokak mücadeleleri tipik "terörist" eylemler değildir. Benim hatırladığım, işin PKK ile ilgili faslında, İstanbul'da bir büyük alışveriş yerinde birçok insanın ölmesi ve yaralanması ile sonuçlanan olayın "terörizm" olgusuna tamı tamına uyduğudur.

Gecikmeden söyleyeyim ki yanlış anlaşılmasın: PKK'nın "şiddet"i amacına ulaşmak için temel bir yol olarak kullanan bir örgüt olmadığını filan söylediğim yok tabii ki... Zaten, 15 yılda onbinlerce kişinin ölümüne neden olan bir savaş ortada dururken bunu kim iddia edebilir ki?.. Benim altını çizmek istediğim husus, her "şiddet" olayının "terörizm" olarak nitelenemeyeceğinden ibarettir. Şiddet kullanımının bu adla adlandırılabilmesi için, şiddetin (hep söylendiği gibi) gerçekten "kör" olması, kurbanlarını ayırdetmemesi, insanları gündelik hayatlarında bulması, insanlarda her an yeniden tekrarlanabiliceği yolunda bir kanaat uyandırması ve tabii "medyatik" olması şarttır.

Buraya kadar söylediklerimin tabii bir sonucu da şudur: Ülkeleri yönetenler, "modern zamanlar"ın bu şiddet eylemleri karşısında mutlaka farklı bir güvenlik politikası izlemelidir. Ve tabii, bu "güvenlik politikası"nın asıl amacı da, "devletin güvenliği" filan gibi boş laflardan çok önce "toplumun", yani çarşı pazarda dolaşan, okuluna sinemasına giden, işinde gücünde olan toplumun güvenliğidir.

Ben işte bu bakımdan, Başbakan'ın sinagoglara yapılan saldırıdan sonra yaptığı ve Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi'yi "Eğer o konuşmayı bizzat dinleseydik, bitirdiği zaman kalkar kutlamak için Tayyip Erdoğan'ı kucaklar öperdik" diye yazdıracak kadar heyecanlandıran konuşmasını doğru bulmadım. Hatırlıyorsunuz, Başbakan bu konuşmasının en önemli yerinde "Devletime ya da hükümetimize terör yoluyla verilmek istenen mesaj varsa o mesajı elimin tersiyle ittiğimi ve ayaklarımın altına aldığımı tüm dünyaya haykırıyorum" diyordu.

Bana göre Başbakan'ın "terörizm"e karşı bu şekilde "devletini ve hükümetini" arkasına alarak "meydan okuması" (eğer sadece retorik olsun diye söylenmemişse) doğru değildir. Doğru değildir, çünkü hükümetlerin görevi, toplumun barış içinde yani şiddetten uzak yaşaması söz konusu olduğunda, ona bu hakkı sonuna kadar sağlamaya çalışmaktan ibarettir. Çünkü burada temel mesele, bir devletin birilerinden "mesaj" alıp almaması değil, her zaman toplumun güvenliğidir.

Nitekim, Batı ülkelerinde yakın tarihlerde ortaya çıkan terörist uygulamalar karşısında hükümetler bir "inatlaşma"yı sürdürmek yerine "çözüm", yani bu eylemlerin önünü kesme yolunu tercih etmiştir. Hatırlıyorum; üç beş yıl önce Fransa'nın başkentinde bir iki garda patlayan bombalar şehri önce son derece yıldırmış, ancak tuhaf bir biçimde, olayların üzerinden çok da zaman geçmeden şehir eski yaşamına hızla kavuşmuştu... Belliydi ki bu arada, ülkenin "güvenliği" ile ilgili "servisleri" mutlaka bir işler çevirmiş ve her ne yaptılarsa şehirde patlayan bombaların arkası hemen kesilivermişti.

Yani diyeceğim, bir ülkenin başta hükümetleri olmak üzere devleti oluşturan bütün "servisleri" herşeyden önce, "devletin güvenliği"nden de önce "toplumun güvenliği"ni gözetmek ve sağlamak durumundadır.

Çünkü "terörizm"in ortadan kaldırdıkları, canlarına göz diktikleri toplumu oluşturan tek tek bireylerden başkası değil. Ve tabii ki önce onun güvenliği.... Hem hiç merak etmeyin, bu dünyada "devletler"den daha "güvenli" hayat süren kimse yok.... Demek ki önce, son terör olaylarının ardından çokta dinlediğimiz ve okuduğumuz "devlet merkezli" analizlerden vazgeçmemiz gerekiyor.


22 Kasım 2003
Cumartesi
 
KÜRŞAT BUMİN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED