|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Yanılmış olmayı tercih ederim" dediğim sonuç şimdilik gerçekleşti. Meclis, tarihî bir karar alarak kamuoyunun sesine uydu ve Türkiye'nin savaşa katılması anlamı taşıyan "Tezkere"yi kabul etmedi. Kararın dünyaya duyurulmasından birkaç saat sonra, ABD ve İngiliz kaynaklı haberlerden, hükümetin bu "Tezkere"yi yarın (Salı günü) yeniden Meclis'e göndereceğine ilişkin haberleri dinledim. Haberlere bakılırsa ABD ve İngiliz yetkililer bu 'yanlışlığın' düzeltileceğinden emin gibi görünüyorlar. Bakalım, hükümet kendisini işbaşında kalıp kalmama gibi bir ikileme sürükleyecek böyle bir adımı atabilecek mi? Bunu bugünden itibaren göreceğiz. Meclis'in kararına dönersek, bu sonuç, kuşkusuz en başta, "kamuoyu da neymiş, milli irade diye birşey yoktur" diyen tepedeninmeci ve demokrasi düşmanı bazı kafalara da iyi bir cevap niteliği taşıyor. Şimdi onlar, aynen Kıbrıs'ta Denktaş'ın yaptığı gibi, kamuoyunun aldatıldığını, yanıltıldığını ve saptırıldığını söyleyip duruyorlar. Bu karşı çıkışları ben çok insanlık dışı buluyorum. Bırakın bir gazeteci, yazar, entellektüel olmayı, herhangi bir bir insan, arada Saddam diye bir gerekçe var diye, vahşi bir katiama nasıl destek verebilir. Evet, katliam... Çünkü Irak'ta gerçekleşecek olan şey bir savaş olmayacak. İki tarafın silah dengesine baktığımızda daha fazla kitle imha silahlarının kimde olduğunu görmek için askerî uzman olmaya gerek yok. Böyle bir silah dengesizliğinde, üstelik de Irak'ın istilası hedeflendiğine göre, kaç yüzbin, kaç milyon günahlı, günahsız insan ölecek? Kaç milyon insan sakat kalacak? Kaç milyon insan açlığa mahkum olacak? İşte bu nedenle buna savaş değil, katliam denir. Katliama karşı çıkmak ise bir insanlık görevidir. O nedenle Meclis'ın savaşa karşı çıkan tavrı insanlık adına umut vericidir. Ancak, Meclis'ın kararı bazı gerçekleri değiştirmiyor.. ABD'nin kafasına koyduğunu yapıp, katliamı Türkiye'siz de gerçekleştirebileceğini biliyoruz. Buna rağmen kendisini bu meseleye angeje olmuş gören hükümetin, ABD kaynaklarının da belirttiği gibi "Tezkere"yi yenileyeceği sanılıyor. Bunu yapması bana göre yanlıştır, ama kendisi için bir ölüm kalım meselesidir. "Tezkere"nin bir defa daha reddedilmesi durumunda, ciddi bir hükümet bunalımının çıkması beklenir. Bence asıl bunalım, hükümetin siyasi sorumluluğu tam olarak üstlenmek yerine, Meclis kararını MGK toplantısının sonrasına bırakma korkaklığı nedeniyle ortaya çıktı. Hükümet böyle önemli bir konuda -hadi kibar davranalım- MGK'nın görüşünü de belirtmesini istedi. Bazı MGK kalemlerine sevinçten şıkır şıkır oynatarak, "Gördünüz mü, bu memlekette MGK herkese lazım" yazıları yazdırttı. MGK'nın siyasi meşruiyetini güçlendirdi. MGK ise, daha ziyade iç politikaya oynayan, duruma göre güvenlikle, genellikle siyasetle ilgili bir kurul olarak, hükümetin işini kolaylaştırmadı. "Tezkere" konusunda'çekimser' kaldı. Şimdiye kadar, kız öğrencilerin başlarına taktıkları türbandan tutun da, TRT'nin yayın saatlerinin ayarlanmasına kadar hemen her konuda görüşü olan bir kurul, ülke güvenliği ile ilgili bir konuda görüş bildirmedi. Belki de ilk defa asıl görevini yapmaktan kaçındı. Böylece, Türkiye'nin topraklarında yabancı asker barındırması gibi, sanırım ulusal güvenlikle ilgili bir konuda, görüş bildirmeyerek topu Meclis'e atmış oldu. Ben, yine bazı MGK kalemlerinin sandığının aksine, bu tavırsızlığın, MGK'nın bu konuda görüşü olmadığı anlamı taşımadığını iyi bilenlerdenim. MGK bu işten kazançlı çıkmıştır. Birincisi, ne ABD ile sürtüşmüştür. Ne de savaşa karşı olanlarla... Meclis'e topu atarak, ABD'ye ve dünya kamuoyuna, asıl sorumlunun Meclis ve AKP olduğunu göstermek istemiştir. Hükümetin ilişkileri bozulsa bile askerî alanda ABD ile işbirliğinin sürmesini garanti etmiştir. Siyasi olarak da, bu hükümetle, hatta bu Meclis'le bu işler olmuyor mesajını vermiştir. Dünyayı yeniden düzenleme düşüncesindeki ABD yönetimine, istikrarın ve asıl güvencenin doğru adresini göstermeyi amaçlamıştır. İkinci olarak, eğer sağlanırsa ABD askerlerinin Kuzey Irak'tan cephe açmasının önlenmesi ile Kuzey Irak'taki Kürt oluşumlarının yanlış bir iş yapmalarının önüne geçilmiş olacaktır. ABD güçlerinin desteğinden yoksun kalacak olan Kürt yönetimleri Türkiye'nin taleplerine ve baskılarına karşı şimdiki gibi diklenemeyeceklerdir. Türkiye üstelik de, savaş bahanesiyle Kuzey Irak'a soktuğu ilave birlikleri muhafaza ederek, "Arka bahçe"sindeki etkinliğini sürdürebilecektir. Görüldüğü gibi görüş bildirmeme meselesinin arkası çok kalabalıktır. Ortada, 'Türkiye'yi kim yönetiyor?' ana meselesi durmaktadır. Eğer MGK, artık böyle önemli meselelerde Meclis'in ve hükümetin karar alma sürecine karışmayacak ve hatta hiç görüş bildirmeyecekse, işte fırsat ortada. Kıbrıs meselesi de çözüm ya da çözümsüzlük aşamasında duruyor. Eğer MGK'nın Kıbrıs konusunda da bir görüşü yoksa, hükümet gidip Kofi Annan'ın hazırladığı planı vakit geçirmeden imzalamalıdır. Bunu yapamıyorsa, MGK'nın suskunluğunu hayra alemet diye yorumlama çabalarının hiçbir ciddiyeti yoktur.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |