|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Amerika'nın sadece bölgemizin değil, dünyanın geleceğini altüst edecek kadar önem taşıyan büyük savaşlar dizisinin ilk adımına TBMM'nin "evet" demeyerek deyim yerindeyse "çelme takma" becerisi ve cesareti göstermesi kesinlikle küçümsenmeyecek bir irade beyanıdır. Uluslararası ilişkiler teorisinde bir ilke vardır: Güçlü (Özne konumunda olan) ülkeler, hep strateji geliştirirler; zayıf (Nesne konumunda olan) ülkeler ise ancak taktiklerle yetinirler ve güçlü (Özne) ülkelerin geliştirdikleri strateji ve politikalara taşeronluk yapalar. Ancak Nesne konumunda olan -"zayıf"- ülkeler, eğer başkalarının iddia, proje ve politikalarını devre dışı bıraktıracak kendilerine özgü iddia, proje ve politikalar geliştirebilecek tarihsel bir derinliğe ve tecrübeye sahiplerse, zamanla taktiklerin manevra alanlarını genişleterek bu taktikleri stratejilere dönüştürme kabiliyetleri geliştirebilir ve Özne (söz, iddia ve proje sahibi bir ülke) olarak olup bitenlere müdahale edebilecek performanslar ortaya koyabilirler. AK Parti yönetiminin tezkerenin lehinde veya aleyhinde grup kararı almaması, hükümetin çok "zekice" hareket ettiğini gösteriyor: Eğer tezkere lehinde grup kararı alınmış olsa, Amerika bundan çok memnun olacak ama AK Parti büyük bir tarihî yanılgıya imza atmış olacaktı. Eğer tezkerenin reddi yönünde grup kararı almış olsa bu kez de Amerika'nın gazabını üzerine çekecek ve dolayısıyla Türkiye'nin manevra alanlarını daraltmış ve zamanla orta ve uzun vadeli stratejiler geliştirme imkânlarını belki de berhava etmiş olacaktı. Ben başından beri, -hükümetin en tepesindeki kişilerle yaptığım görüşmelerden edindiğim izlenimler nedeniyle- AK Parti iktidarının kamuoyunda oluşan -bence iki tarafça da bilinçli olarak oluşturulan intibanın aksine- pek de savaşa taraftar olmadığı kanaatini taşıyordum. Türkiye'de savaşa taraftar olanlar, kendi çıkarlarını ülkenin çıkarları katına yükselten ve ülkenin çıkarlarını da Amerika ve İsrail'in uzun vadeli çıkarlarıyla özdeşleştiren ülke içindeki güç ve çıkar odaklarıydı. AKP, milletvekillerinin iradelerini ipotek altına alma yoluna gitmeyerek aynı anda üç şeyi başarmış gibi görünüyor: Birincisi, Türkiye'deki gerçek savaş yanlılarının ülkedeki güç ve çıkar odakları olduğu dolaylı yollarla deşifre edilmiş oldu. Bunun acısını, "tezkere oylaması"nın "güven oylaması" anlamına geldiği oyununa başvurarak hükümeti yıpratma ve AK Parti'yi bölme kampanyası başlatarak çıkaracaklarını şimdiden göstermeye başladılar. İkincisi, tezkere oylamasından çıkan sonuçla hükümet, Türkiye'nin ABD'nin baskılarına kolay kolay boyun eğmeyeceğini gösterdi ve bunu mesaj olarak ABD'ye de iletmiş oldu. Üçüncüsü de, AKP, milletvekillerinin iradelerini hem de oldukça tarihî ve kritik bir oylamada ipotek altına almayarak, Türkiye'de bugüne kadar milletin iradesini hiçe sayan sağ ve sol laiklerin aslında milletin iradesini dolayısıyla demokrasiyi ciddiye almadıklarını, demokrasi oyunu oynadıklarını, başka türlü ama zekice bir "demokrasi oyunu" oynayarak gözler önüne sermiş oldu. AKP lideri Erdoğan "tezkere oylaması"nın sonucunu değerlendirdiği o önemli konuşmasında, "Türkiye'nin tarihî refleksleri"nden, "bu refleksler dolayısıyla sahip olduğu hassasiyetler"den, "iç ve dış mahfillerin kurduğu tuzaklara düşülmeyeceği"nden ve en önemlisi de Türkiye'nin "tarihî bir derinliğe sahip, kadîm bir coğrafyanın merkez ülkesi" olduğundan sözetti. (Bunlar, bu sütunun düzenli takipçilerinin hiç de yabancısı olmadıkları "dikkatler"!). Türkiye, jeo-stratejik açından dünyanın en önemli ülkelerinden biri. Ancak Türkiye'nin jeo-stratejik öneminin jeo-kültürel ve jeo-politik imkânlarından, potansiyellerinden ve dinamiklerinden geldiğini aslâ unutmamak gerekiyor. Eğer Türkiye, bunları kendine özgü iddia, söz ve projeleri olan bir ülke olarak hayata ve harekete geçirecek şekilde hareket eder de, -örneğin Osmanlı misyonu ile donanarak- Batı yörüngesinin dışında yeni bir yörünge oluşturacak orta ve uzun vadeli hazırlıkları yapmaya başlarsa, yeniden Özne konumuna yükselerek sadece bölgenin değil, dünya tarihinin yazılmasında ve yapılmasında anahtar roller üstlenebilecek büyük stratejiler geliştirebilir. Bölgenin bu denli karışmasında İsrail'in oynadığı rol özellikle ve ustaca atlanıyor. İsrail ve ABD'nin bu kadar güçlenmesi, palazlanması ve azmanlaşması, Türkiye ile kurdukları "derin" ve "sarsılmaz" ilişkiler nedeniyledir. Eğer Türkiye, bu "derin" ilişkileri çözecek, "sarsılmaz" ilişkileri sarsacak bir irade ortaya koyabilir ve bu iradeyi hayata geçirebilecek güçlü stratejiler geliştirebilir ve yeni bir yörünge oluşturabilirse İsrail'in işi bitecek, ABD'nin en azından bölge üzerindeki hegemonyası büyük bir sarsıntı geçirecektir. Peki, Türkiye, bugüne kadar İsrail ve ABD ile kurduğu "derin" ve "sarsılmaz" ilişkilerle İsrail ve ABD'yi her bakımdan kendisine bağımlı kılarak, ilerde İsrail ve ABD'nin "ipini çekmek" için sessizce ve derinden gidiyor olabilir mi? Türkiye'nin başından bu yana izlediği "aktif barış" stratejisinin bu tür bir "tezkere oylaması"na dönüşmesinin Türkiye'nin aslında İsrail ve Amerikalılarla hiç de fena bir oyun oynamadığı ve kritik bir zaman diliminde bile bu tür bir "oyun"u oynayan bir Türkiye'nin yarın ipleri yavaş yavaş eline almaya başlamasıyla birlikte çok daha büyük oyunlar oynamaya hazırlandığını söylemem acaba sadece hayal gücünü zorlama çabası olarak mı görülmeli? Unutmayın: Tezkere oylamasından önce hem Türkiye'de, hem de kısmen (kısmen diyorum, çünkü onlar bizi bizden daha iyi biliyorlar!) Amerika'da tezkerenin sorunsuz kabul edileceği şeklinde bir hava hâkimdi! Şimdi bu havanın ustalıkla şişirilmiş bir hava-civa olduğu anlaşılıyor. Türkiye, henüz özne olabilme kabiliyetlerini ve dünya tarihinin yazılmasında hiç de küçümsenmeyecek kilit roller oynamasını mümkün kılacak imkânlarını tümüyle yitirmiş değil.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |