AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Çaresizlik: nâçar olanın değil, düçar olanın hali!

Bilineceği üzre Türkçe'de ve dahi Arapça'da sözcükler -Hint-Avrupa dillerinde olduğu gibi- ön-ekler aracılığıyla olumsuzlaştırılamazlar. Arapça'da 'gayrı' veya 'lâ' edatları bazen birer ön-ek olarak kullanılmışsa da ikisi de yapaydır ve kuraldışıdır. Sözgelimi Türkçe'de "mümkün olmayan" veya 'imkansız' dendiği gibi belki Arapça'dan istifadeyle "gayrı-mümkin" veya "lâ-mümkin" de denebilir. Fakat bu kullanımlardan ilki Arapça'ya değil, Farsça'ya ait olup ikincisiyse sadece türetilmiş bir ıstılah olarak ilim adamlarınca kullanılagelmiştir.

Osmanlıca her üç dilin zenginliklerini de ihtiva etmesi bakımından büyük bir imkândı bizler için... Ne var ki bu imkan bile bile tam bir nâdanlıkla heba edildi. Oysa hem Ural-Altay dil ailesinden Türkçe'nin, Sami dillerden Arapça'nın, Hint Avrupa dillerinden Farsça'nın temelini oluşturduğu bambaşka bir dildi Osmanlıca... Siyasî kudretine münasib zenginlikte bir ilim dili üretmiş, bir bürokrasi jargonu oluşturabilmişti. Bilimsel metinler Arapça, edebî metinler Farsça yazılıyordu belki ama gündelik hayatta Türkçe konuşuluyordu. İlk ikisi yazılan, üçüncüsü konuşulan bir dildi. Osmanlıca'da ise üçü de yazılıyordu. Türkçe gövdeyi, yapıyı oluşturuyordu; sentaks sadece Türkçe'ydi. Sözcükler ve terkibler ise Türkçe, Arapça ve Farsça'dan mürekkeb idi... Osmanlılar Arapça'yı Arapça, Farsça'yı Farsça olarak kullanmadılar, onları yeni bir düşünme biçiminin içinde eritip çokluk dönüştürdüler de. ('Şüphe' sözcüğü tipik bir misaldir.)

Rıza Tevfik Türkçe'yi bir felsefe dili olarak Batı dilleriyle karşılaştırırken en büyük sorunun Türkçe sözcüklerin ön-ek almamalarından kaynaklandığına, çünkü felsefenin soyut bir dile ihtiyaç duyduğuna ve tabiatıyla ön-eklerin soyutlama yapmaktaki rolüne işaret eder.

'Çare' sözcüğünü Türkçe'de nasıl olumsuzlaştırabiliriz? Başka bir sözcük kullanmaksızın aksini/yokluğunu nasıl ifade edebiliriz?

Elbette son-ek kullanarak.... Mesela 'çare-siz' deriz ya da 'çaresi olmayan', 'çaresi yok' gibi ifadeler kullanabiliriz ama 'bî-çare' veya 'nâ-çar' diyemeyiz. Soyutlama son-ekler aracılığıyla sürdürülür: çare'den 'çaresiz', çaresiz'den 'çaresizlik' gibi.

Çare-siz-lik sözcüğüyla kastedileni açıklamaktaki zorluk, iki son-ekin yoksunluğun son kertesine işaret eden yapısından kaynaklanmıyor sadece, sözcük, umudun tükenişini, ümidin bitişini, bu dünyaya ait taleplerin hükümranlığı karşısındaki gerçek aczi de ifade ediyor.

İnsanoğlunun biricikliği "nefs-i nâtıkası"ndan kaynaklanır; zira o bir "animal rationale"dır. Düşünen, düşünebilen, düşünmeye kabiliyeti olan tek canlı odur. Varolan dışdünyanın haricinde, zihninde başka, bambaşka bir dünya varetmek imtiyazına sahip tek canlıdır insan! Uyumsuzluğunun yegâne sebebi işbu biricikliktir ve bu yeteneğini başka bir türle paylaşma imkânı bulunmamaktadır.

İnsanın başka bir dünyanın, sözüm ona muhayyel bir dünyanın varlığını farketmesi aslında özünde saklı bu yeteneği farketmesi demektir. Kişi nefs-i nâtıkasının (aklının veya gönlünün) taleplerine kulağını açtığı andan itibaren öyle bir ikileme düşer ki bu durumu 'çaresizlik' sözcüğünden daha iyi anlatacak bir sözcük bulmakta zorlanır.

Bir kere olsun farkettikten sonra bir daha farketmemiş gibi yapamaz; uyumsuzluk başlar, uyumsuzluk çaresizliğe dönüşmezden önce şifa aramaya çalışır. Onu 'beşer' olmaktan çıkarıp 'insan' yapan özünü terketmek ister; dışdünyanın diğerleri gibi uyumlu parçalarından biri olmak ister; olamaz! Dışdünyayı tamamiyle silmeyi dener, ondan kaçmaya çalışır, ormanlara gider, dağlara çıkar ama bir türlü çanağın içinde yaşamak yazgısına karşı koyamaz! Çaresizlik onu saldırganlaştırır; dış dünyayı kendine uydurmaya çalışır bu sefer; dönüştürmeyi, değiştirmeyi dener, yine olmaz. Nâçar bir halde zihninde varolan dünyaya kasteder; yaşadığı gibi inanmak ister. Olmaz; iyice bayağılaşmış, üstelik sorunu da aşamamıştır bir türlü.

İnsan yorgundur, yorulmuştur. İnsanlığını terketmeyi istemiş, yapılacak olan ne varsa yapmış, inilecek nere varsa inmiş, çıkılacak nere varsa çıkmış, ama ne çare, bir türlü özünü —tümüyle— terketmeyi başaramamıştır.

Gurbetteki garibin işi zor, gerçekten de çok zor.

Ariflerin 'kemâl'i tarifi şöyledir: "lâyık olana lâyık olmak için lâyık olduğu üzre lâyık olmak..."

O halde şimdi şu tesbit sahibine hak verebiliriz:

— Çaresiz olanlar 'liyakatsız' olanlardır!


4 Mayıs 2003
Pazar
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED