|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Üç gündür Erkan Mumcu'nun işinin niçin zor olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Hatırlayanlar vardır; Abdullah Gül Hükümeti'nin üyeleri belli olunca, Milli Eğitim Bakanı koltuğunun Erkan Mumcu tarafından doldurulmasını göreli olarak olumlu karşıladığımı belirtmiştim. "Göreli olarak" diyorum, çünkü Mumcu'nun Milli Eğitim Bakanlığı ile bugüne kadar bir ilişkisinin olmaması, yani bu "camia"nın dışından birisi olması lehine bir durum olmasına rağmen, kendisi hakkındaki görüşümüz de doğrusu tam oluşmamıştı. Yeni Milli Eğitim Bakanı bildiğimz kadarıyla hiç değilse gerektiğinde "lafını esirgemeyen", cesur çıkışlar yapabilen, kolayca "talim ve terbiye"ye sokulamayacak izlenimi veren bir siyasetçiydi. Ama, sanırım o eski yazımda da belirttiğim gibi, Mumcu öyle bir göreve talip olmuştu ki, bu görevde ciddi bir şeyler yapabilmek neredeyse MGK'da aykırı fikir beyan etmekle eşdeğerdi! Düşünün, Milli Eğitim Bakanlığı'ndan söz ediyoruz; yani diğer bakanlıkların hemen hepsi özellikle 80'li yıllardan itibaren bir biçimde yenilenirken, kendisini son derece iyi muhafaza edebilmeyi başarmış, o eski, o hantal, o "çağdışı" ve "ideokrasi"nin etkisine en çok açık bakanlıktan... Bu bakanlık bir reform sürecine nasıl sokulabilir, tepeden tırnağa olmasa bile "2000'li yıllar"ın ruhuna az biraz uygun bir bir yapılanmaya nasıl çekilebilirdi? Üç gündür dilimin döndüğü kadar açıklamaya çalışıyorum; Türkiye bugün ulaşmış olduğu gelişmişlik noktasında, artık daha fazla taşıyamayacağı büyük "blokaj"ı aşmadan entellektüel ve maddi açıdan zengin bir ülke konumuna gelemez. Bu "blokaj" onun elini kolunu bağlamakta, onun maddi ve manevi alanda "otonomisini" kazanmasına ve böylece "yetişkinliğe" adım atmasına engel olmaktadır. Bu şartlar altında toplum hemen bütün kurumlarıyla olduğu gibi eğitim-öğretim kurumlarıyla da ancak yapay bir ilişki kurabilmekte, "ruhunu" bir türlü hür kılamamaktadır. Bakın nasıl: "Eğitim ve Öğretim" meselesinin ülkemizde nasıl algılandığını anlayabilmek için, MEB'in internet sitesinde de öne çıkarıldığı gibi biz de tabii ki önce Anayasa'nın ilgili maddelerine bakacağız. Anayasa'nın "Eğitim ve Öğretim" başlıklı 42. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında şu satırları okuyoruz: "Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. / Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasa'ya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz." Şimdi siz söyleyin; Anayasa'nın bu maddesinin çerçevesini çizdiği bir eğitim ve öğretim anlayışı, bilimsel, fikirsel, teorik ya da pratik açıdan bugünün olması gereken eğitim ve öğretim sistemini tarif etmeye yeter mi? Bu maddenin bir benzerini parçası olmaya çalıştığımız "muasır medeniyet" içinde yer alan hangi ülkede bulabiliriz? İçini nasıl doldurursanız doldurun sonuç itibariyle sadece bizim bildiğimiz, bizim tanıdığımız bir "ideoloji"ye uygunluğu birinci şart olarak koyarak, bizi evrensel kültür değerleriyle tanıştıracak bir eğitim-öğretim sistemini kurabilmemiz mümkün mü? "Eğitim ve Öğretim"den beklentimiz bundan mı ibaret? Ayrıca o "Anayasa'ya sadakat borcu" da ne demek? Anayasalar demokrasilerde milleti çocukluğundan itibaren bir "şahsiyet" karşısında "sadakat" açısından baştan "borçlu" düşürmek için mi yapılır, yoksa milletin çocukluğundan itibaren "hür" olduğunu ve olacağını aklından çıkarmaması için mi? Açın bakın Fransız Devrimi'nde yaşanan "İnsan Hakları Bildirgesi" etrafındaki tartışmalara... Bırakın "sadakat" gibi anayasalara uygun olmayan sözcükleri, "hak" kavramının yanına "ödev"i sokmak isteyenlere karşı bile ne itirazlar yükselmiş... Bir demokraside "eğitim ve öğretim"in tabii ki sadece doğrular, şüphecilik, açıklık, araştırma, merak, öğrenme arzusu, tolerans, iyilik, adalet gibi bilimsel ve etik değerler karşısında "sadakat" borcu olacak. Ne 1924, ne de 1961 Anayasası'nda yer alan, 1982 Anayasası'na kadar kimsenin aklına gelmemiş olan bu "sadakat borcu"nun, aynen YÖK gibi toplumumuza 12 Eylül rejiminin bir armağanı olduğunu da hatırlayalım. Anayasa'nın "Gençliğin korunması" başlıklı 58. maddesinde de benzer bir "ruh" hakim: "Devlet, istiklal ve cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müsbet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır. / Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır." Evet bundan ibaret! Anayasa'nın "Gençlik" hakkında söyleyebildikleri bundan ibaret! Yani adına gençlik denilen milyonlar 58. maddenin birinci fıkrasında belirtilen işlerle meşgul olup, kötü alışkanlıklardan da uzak dururlarsa mesele yok! Hatırlatmaya gerek yok sanırım; bir anayasa maddesinden daha çok bir "ceza kanunu"nu ya da "narkotik şubesi"ne yönelik bir genelgeyi hatırlatan bu 52. maddenin bir benzeri 1924 ve 1961 Anayasası'nda tabii ki yok. Evet, Erkan Mumcu'nun işi gerçekten çok zor... Bir kere her şey, her kavram yeniden, bambaşka bir açıdan yeniden tarif edilecek... Kolay gelsin, diyelim.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |