|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hayır, Cumhurbaşkanı'yla Başbakan arasında bir "küslük" olduğuna inanmıyorum; Kuzey Irak'taki baskın rezaletinin en az sivil siyasiler kadar Cumhurbaşkanı'nı da üzdüğünü biliyorum. Zaten bu mesele tartışıldı, bitti. Köşk, başından itibaren krizi izlediğini, "gerekli durumlarda" Genelkurmay Başkanı'yla irtibata geçildiğini ve "son durum" hakkında bilgi alındığını açıkladı. Keşke Sezer endişelerini Genelkurmay Başkanı'yla değil de, sivil siyasilerle paylaşsaydı ve Köşk olarak krizle cebelleşen hükümetin arkasında durduğunu açıklasaydı. Neyse, geçti gitti. Müteakip krizlerde benzeri sorunlar yaşanmaz inşaallah. Asıl, Sezer'in duruşundan, tavrından, üslubundan, onun çok sevdiği deyimle "yönetme biçemi"nden sözetmek istiyorum. Bana göre, sorun yaratacak bir biçem bu. Neden mi? Sezer'in Cumhurbaşkanı seçilmesini, denge ve istikrar arayışından sıtkı sıyrılmış milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi ben de heyecanla karşılamıştım. Çankaya ilk kez bir "hukukçu"yla tanışıyordu. Üstelik, "Hukuk devleti, hangi dilden, hangi renkten, hangi görüşten olurlarsa olsunlar, insanların yaşama/varolma haklarının 'hukukun üstünlüğü' esasına göre düzenlendiği/güvenceye alındığı vasatın adıdır; insanların farklı düşünceleri seslendiriyor olmaları bu nedenle zarurettir" diyen bir hukukçu... Çünkü bu ülke iki sözcükten çok çekmişti: İstikrar ve denge... İstikrarın sağlandığı "özel dönemlerde" başbakanlar, bakanlar asılmış, sürek avlarında yüzlerce, binlerce insan telef edilmişti. Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk'ün temsil ettiği denge dönemlerinde ise ağır, hantal, işlerlikten uzak devlet yapısıyla birlikte her türlü faaliyetin ruhsata tâbi olduğu zecri bir vasat egemen kılınmıştı. Fakat ülkenin, "dokuzuncu" örneğinde yaşadığımız gibi, aynı anda iki tarafı birden idare eden "hazır kalıp" idarecilere değil, mahut "denge" ve "istikrar" arayışını torpilleyecek, siyasetin önünü açacak, halka yeniden özgüvenini kazandıracak yöneticilere ihtiyacı vardı. Sezer böyle bir yönetici olabilirdi. Bir kere, düzgün bir adamdı. Düzgün bir aile yapısından geliyordu. İyi baba, iyi eş, iyi komşu vasıflarının yanında, iyi bir hukukçuydu ve hiçbir zaman aşırıya kaçmamıştı. Fakat bu şansı kullanmadı. Kullanmak istemedi ya da. Hep kuralcı oldu. Diyalogtan kaçındı. Diyaloğa açık bir Cumhurbaşkanı olsaydı örneğin, "6. Uyum Paketi" genel kuruldan o haliyle geçmez, önceden gerekli "tadilat ve düzeltmeler" yapılırdı; kendisi de bugün rahatsızlığını duyduğu "redci" konumuna düşmezdi. Böylece ülkeye de zaman kaybettirmemiş olurdu. Ayrıca Köşk'te bekleyen mebzul miktar "yasa" ve "kararname" var. Bunların ne zaman onaylanacağı belli değil. Elbette ince eleyip sık dokuyacak, elbette gerekli incelemeleri yapacak. Çünkü bir "siyaset adamı"ndan beklenen genişliğe (esnekliğe) sahip olması gerekmiyor. Ama bu ülkenin çözüm bekleyen binlerce sorunu var, hiç değilse bazı konularda takdir hakkını kullanmalı, kullanmaktan imtina etmemeli ve "icra"nın önünü açmalı. Fakat o devlet adamı sorumluluğuyla değil, belki de alışkanlıkla "yargıç kuralcılığı ve refleksleriyle" hareket ediyor. Bu da, takdir edersiniz ki, iyi bir görüntü oluşturmuyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |