AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
Abant Platformu ve Türk "aydın"ın özneleşme imkânı

"Savaş ve Demokrasi" başlığıyla düzenlenen 6. Abant Platformu'na ilişkin söylenebilecek çok şey var: Önce şu: Bu yılki platform, ABD'nin Irak işgali sonrasına ve Bush yönetiminin, ABD'yi -tarihçilerin "askerî zorbalık düzeni" olarak niteledikleri- Roma İmparatorluğu ile özdeşleştirerek Yeni Roma olarak adlandırmamızı haklı kılacak şekilde "dünya imparatorluğu" kurma histerisi ile hareket ettiği bir zaman dilimine denk gelmesi nedeniyle geçen yılki platforma göre katılımcıların çoğunun tartışılan konu/lar üzerinde daha kolay mutabakat sağlayabildikleri bir platform oldu.

Meselâ demokrasi sorunu, modern savaşların sonuçları, bu savaşların nasıl önlenebileceği ve İslâm'ın düşünsel, kültürel ve tarihsel derinliğinin yansıması olan engin medeniyet tecrübesi ile çağımızın sorunlarının hâl yoluna konulması konusunda ne tür imkânlar sunabileceği gibi bazı temel meseleler konusunda mutabakat sağlandı. Ama platformda, büyük ölçüde sonuçlar üzerinde duruldu; insanlığın neden kaotik ve katastrofik bir dünyanın eşiğine sürüklendiği meselesi üzerinde yeterince durulamadı.

Bu mutabakatın sağlanmasında, deneyimli ve entelektüel emekli büyükelçimiz Gündüz Aktan'ın bilgece müdahale ve katkılarının belirleyici olduğunu vurgulamam gerekiyor. Ayrıca, Yasin Aktay, Adnan Aslan ve Tahsin Görgün'ün, genel kurulda yapılan ilk tartışmadan sonra 33 maddelik düzeyli bir metin hazırladıklarını, Kültür-Toplum Komisyonu'nda Ragıp Duran, Tahsin Görgün, Ferhat Kentel ve Orhan Tekelioğlu'nun yaptıkları konuşmalarla gözdoldurduklarını, İlyas Üzüm'ün sürekli olarak madde hazırlamakla -benim de içine sürüklendiğim- divan'dan takdir topladığını, Mithat Melen'in eğlenceli, keyifli başkanlığının ise takdirle karşılandığını not etmek isterim.

Abant Platformu, farklı kesimlere mensup "aydın"ları, bir araya getirip konuşturmayı ve tartıştırmayı başardığı için önemli. Ama Abant Platformu, "yozlaşma" ve "uy/uzlaşma" ile sonuçlanacak uzlaştırıcı bir konsil havasına bürünmemeli. Herkes kendi olmalı, hiç kimse "hiçkimse"ye dönüşecek şekilde söz ve iddialarından vazgeçmeye teşvik edilmemeli. Aksi takdirde, hep aynı şeyleri düşünen, söyleyen ve konuşan kişilerden oluşan bir platformdan yaratıcı, ufuk ve zihin açıcı fikirlerin çıkabilmesi zor olacaktır.

Önemli olan, farklılıkları zenginlik olarak kabul edebilmektir. Ancak burada Türk "aydın"ının temel handikapı ile karşılaşıyoruz: Miyopluk. Herkes kendi gettosunun sesi olma kaygısı ile hareket ediyor Türkiye'de; ve sonuçta ortaya diyalojik bir konuşma değil, monoloji çıkıyor. O yüzden Abant Platformu, "aydın sosyolojisi" ile ilgilenen kişiler için bir laboratuar işlevi de görüyor.

Türk "aydın"ı, dünyayı da, kendi anlam haritalarını da tam olarak kavramaktan aciz; dolayısıyla Özne (üreten, konuşan, söz ve iddia sahibi) değil; Nesne (tüketen, Batı'da konuşulanı konuşan ve "parazit") olduğunun farkında değil. Jean Baudrillard'ın deyişiyle "boş gösterenler"in ve dolayısıyla "simulatif" (sanal, sathî ve sahte) Batı veya Müslümanlık algısının hâkim olduğu bir ülke burası.

Bizim Batı hakkında da, İslâm hakkında da Batı'yla da, Müslümanlıkla da ilgisi olmayan simulatif ve nominalist (biçimci, sığ, tabansız) bir Batı veya Müslümanlık algısına sahip olmamız, aslında bizim zamanın dışında yaşayan, tarihte tatile çıkmış, zamanını şaşırmış ana/kronikler olmamıza yol açıyor.

Oysa çağı tanımadan, İslâm'ı tanıyamayacağımızı; İslâm'ı tanımadansa çağın sorunlarına ne tür çözümler önerebileceğimizi bilemeyeceğimizi bilmiyoruz bile. Türk "aydın"ının en temel problemi, çağı ve İslâm'ı tüm boyutlarıyla bütünlüklü şekillerde tanıyamaması; yani hem İslâm'la hem de çağ'la yani Batı'yla çift yönlü bir temassızlık sorunu yaşamasıdır: Bu durum, bizde başedilmesi son derece zor bir özgüvensizlik sorununun yaşanmasına ve yenilgi psikolojisinin hâkim olmasına neden oluyor; o yüzden Özne olamıyor, sürekli olarak Nesne oluyor, dolayısıyla hep dona-ve-yaya kalıyoruz.

Çağı anlayamadığımız sürece İslâm'ı anlayamayız derken şunu demek istiyorum: Rönesans ve Reformasyon'dan itibaren geliştirilen Peter Gay'in "modern paganizmin yükselişi" olarak tarif ettiği Batılı kodlar, kavramlar ve kurumlar tüm küre ölçeğinde hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle Batılı kavramlar ve kurumlarla çepeçevre "kuşatılmış" durumdayız.

Bu "kuşatma"yı yarabilmenin iki yolu var: Önce hem kendimizle, hem de Batı'yla yüzleşmek, sonra da hesaplaşmak. Eğer çağı ve çağın sorunlarını oluşturan Batılı kavramları ve kurumları, geriye doğru iz-sürerek paradigmatik bir okumaya, yapı-çözümüne tabi tut(a)mazsak, Batı düşüncesini ve kültürünü de, İslâm düşüncesini ve kültürünü de bir bütün olarak kavrayamaz ve dünyaya esaslı şeyler söyleyemeyiz.

İşte çağın ruhunu oluşturan ve hâkim kültür konumuna geçen Batı'yla sonuç alıcı, dişe dokunur bir şeyler söyleyici bir şekilde yüzleşebilmenin ve hesaplaşabilmenin yolu, Özne yani kendimiz olabilmekten geçiyor. Batı'ya göre ya da Batı'ya karşı tavırlar, bizi hep Batılı söylemin içinden konuşturtuyor ve böyle yapmakla Batılı söylemleri hem yeniden üretmiş, hem de meşrulaştırmış oluyoruz.

Bu ülkede Özne olmak demek, İslâm'ın insan, doğa, kozmik dünya ve Yaratıcı tasavvuru ile donanmak ve bu tasavvurun hayata aktarılması anlamına gelen İslâm medeniyetinin sunduğu tarihsel derinliği ve kültürel zenginliği bir bütün olarak kavrayıp yeni bir dille yeniden telaffuz edebiliyor, yani çağdaşlaştırabiliyor, dolayısıyla Hz. Peygamber'i çağdaşımız kılabiliyor veya kendimizi Hz. Peygamber'e ve mesajına çağdaş kılabiliyor olmamız demektir.

Artık küreselleşmeyle birlikte hâkim kültürü, 50 yıl, 30 yıl geriden değil, eşzamanlı bir şekilde izleyebiliyor durumdayız. Bu durumda, Batı'da üretilen şeyleri burada yeniden-üretmeye kalkışmak bizi hem gülünç duruma düşürecek, hem de Batı'da üretilen şeyleri papağan gibi burada ikinci kez tekrarlamaktan (yani, burası Batı olmadığına göre, deplasmanda oynayarak kendi kalemize gol atmaktan) başka bir şey yapamadığımız ortaya çıkacaktır.

Abant Platformu, bu yakıcı ve yıkıcı gerçeğin kavranılmasına katkıda bulunabilirse, çok esaslı bir iş yapmış olacaktır. Dışarda uzunca bir süre yaşamış biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, eğer Abant Platformu Türkiye dışına taşacak olursa, benim burada dikkat çektiğim sorunların bize Batılılar veya diğer yabancılar tarafından çok daha sarsıcı ve tedirgin edici şekillerde hatırlatılacağını görecek olmamız bizim Özne olmanın yollarını araştırmamıza ve sonuçta silkinip kendimize gelmemize zemin hazırlayacaktır. Abant Paltformu'nun, Türk aydının özneleşme imkânının mekânı olmasını diliyor, Abant Platformu'na ilişkin gözlemlerimi Pazartesi günkü yazıda da sürdüreceğimi belirtmek istiyorum...


16 Temmuz 2003
Çarşamba
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED