|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Avrupa Birliği'nin 1999'deki Helsinki Zirvesinde adaylığı onaylanan Türkiye'de bir tür "paket demokrasisi" gündeme oturudu. Gündeme gelen tam üyelik meselesi nerede ise tüm siyasal çalışmaların önüne geçti. Bu tarihten beri Türkiye tam üyelik görüşmelerini başlatabilmek için yoğun bir çaba içerisindedir. Aday ülkelerin önlerine konulan Kopenhag Siyasi Kriterlerini yakalayabilmek amacıyla anayasa ve çeşitli yasalarda yapılması zorunlu değişiklikleri gerçekleştirebilmek için paketlerin biri gidiyor biri geliyor. Şimdiye kadar altı ayrı paket Meclisten geçti ve pek çok yasada değişiklik gereçekleştirildi. Şimdi de 7.Paket Meclisin gündeminde bulunuyor. Paket bugün yarın Meclisten çıkmış olacak. Yasalaşan paketlerin kimisi kamuoyunda fazla tartışma yaratmazken kimisi ciddi taratışmalara yol açmaktadır. Geçen sene idam cezasının kaldırılması ve vatandaşlara kendi anadillerini kullanabilme hakkının verilmesiyle ilgili değişiklik gündeme geldiğinde yürütülen tartışmaları hatırlayalım. Bu değişikliklerin gerçekleştirilmesinin ülkeyi böleceği, anarşiyi tırmandıracağı, ulusal bütünlüğümüzün kalmayacağı bazı partiler ve çeşitli çevrelerce seslendiriliyordu. Eleştirilere rağmen paket Meclisten geçti ve idam cezası kaldırıldı. Aradan geçen bir yılda dile getirilen kaygılardan hangisi gerçekleşti? Ülke mi bölündü, yoksa anarşi mi tırmandı? Bunların hiçbirisi olmadı. Daha insan hakkının ve demokrasinin bir toplumu böldüğü görülmemiştir. Şimdi de 7.Paket kapsamında gündeme gelen Milli Güvenlik Kurulu ile Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin mevcut yapısı, işlevleri ve konumu tartışma konusu olmaktadır. Mevcut durum Avrupa standartında bir demokrasi ile bağdaşır değildir ve AB Komisyonu tarafından her yıl hazırlanan İlerleme Raporlarında eleştirilmektedir. MGK darbe iradesinin ürünü… 1961 Anayasası ile yaratılan ve 1971 ile 1982 darbeleriyle daha da güçlendirilen MGK'nın hükümet üzerinde bir tür yönlendirici ve gerçek iktidar sahibi organ gibi işlev gördüğü gözlenmektedir. Egemenlik yetkisinin halkta olduğu ve halkın bu yetkisini seçilmiş temsilcileri eliyle kullandığı bir sistemde atanmışların siyaset üzerinde bu derece geniş yetkilerle donatılmış olması kabul edilebilir bir durum değildir. MGK Kanunun kabul edildiği Aralık 1962'de Meclisteki görüşmelerde dile getirilmiş olan kaygıların hemen hemen tümünün zaman içerisinde gerçekleşmiş olması şaşırtıcı olmamalıdır. 1983'te henüz demokratik sisteme geçilmemişken askeri yönetimin giderayak çıkardığı Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği yasasının adeta demokratik süreçle teşekkül edecek hükümetlere siyasi iktidarı bırakmayıp MGK Genel Sekreterliğinde kalmasını temin amacına yönelik olduğu intibaını vermiştir. Aradan geçen bunca zaman içerisinde ortaya çıkan sorunlar, rahatsızlıklar ve sıkıntılar herkesin bilgisindedir. Mevcut durumun demokrasi için ciddi bir sorun oluşturduğunu bilmek için AB Komisyonunun uyarısına gerek yoktur. Ne var ki iç taleplerle darbe kazanımı niteliğindeki yapıları sorgulamanın, değiştirmenin ve demokratik yapılanmayı gerçekleştirmenin çok zor olduğu ortadadır. Bu noktada AB Süreci önemli bir imkan oluşturmuştur. Eleştiriler statükoyu sürdürme amacını perdeliyor… Bu tür paketlere ve paketlerde sunulan değişikliklere getirilen eleştiriler ve kaygıların anlamsız olduğa asla söylenemez. Ancak dile getirilen ülkenin bölünmesi, ulusal bütünlüğün zedelenmesi, anarşinin tırmanması gibi herkesin asla gözardı edemeyeceği kaygıların ne derece gerçekçi olduğunun sorgulanması gerekiyor. Burada paradoksal şekilde "AB'ye evet, ama bizim şartlarımız farklıdır. Biz mevcut yapılarımızla ve askeri demokrasimizle AB'ye girmeliyiz!" gibi savunmaların hiçbir makul anlamı bulunmamaktadır. Elbette her ülkenin şartları farklıdır. Demokratikleşmemek, siyasi sistemini askerilikten arındırmamak ve temsil kurumlarını etkin hale getirmemek için ülkenin şartlarının bir bahane olarak ileri sürülmesi asla kabul edilemez. Bütün bu yapıların özellikle darbe sonrasının olağanüstü şartlarında yaratılmış olduğu, demokratik kurum ve süreçlerin ürünü olmadığı hatırlanırsa bu gerekçelerin anlamsızlığı daha da belirgin hale gelir. MGK ile ilgili değişikliklere Meclise girememiş ve toplumsal dayanaklarını kaybetmiş partilerin ve bürokratik hegemonyayı sürdürmek isteyen çevrelerin karşı çıkmaları başlı başına bu değişikliklerin yapılmasını zorunlu hale getirmektedir. MGK Başdanışmanı M. Ağaoğlu'nun kendilerine sorulmamasına tepki göstermesi ve üç ay sonra Genel Sekreterliği dağıtacaklarını söylemeleri bir tehdit havası vermektedir. Atanmış bir görevli olarak kullanmakta olduğu siyasal yetkinin asıl sahiplerine intikal etmesi çok önemli bir gelişmeye işaret etmektedir. Türkiye bir tür "paket demokrasisi" yaşamakta ve bu süreçte demokratikleşebilmektedir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |