|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Amerika, Irak'ta işgalinin sürmesinin tek yolunun, duruma "uluslararası görüntü" vermek olduğunu, işgal gerçeğini böyle kamufle edebileceğini ve öfkeye dönüşen küresel muhalefeti ancak bu yollar kırabileceğini anladı. Bu amaçla, Türkiye dahil bir çok ülkeyle, Irak'a asker göndermeleri için görüşmeler/pazarlıklar yapıyor, bazılarına şantaj uygulayıp bazılarını ödüllendiriyor. Ancak Washington, bu "uluslararası görüntü"nün Birleşmiş Milletler öncülüğünde olmasına asla izin vermiyor. Meşruiyet gerekçesi öne süren ülkelere baskı uyguluyor ve BM müdahalesi ile ilgili tartışma başlatılmasına bile müsaade etmiyor. Mesela; Kuzey Irak için 17 bin asker istediği ancak BM kararı olmadığı için red cevabı aldığı Hindistan'a şimdi şantaj yöntemini kullanmaya başladı. Hindistan'ın Alman-Fransız ekseni ile Rusya ve Çin'in oluşturduğu kampa katılmasını engellemek ve bu ülkeyi Irak'a çekmek için Yeni Delhi'ye giden Genelkurmay Başkanı Richard Myers, yine istediği cevabı alamadı. ABD şimdi Pakistan'dan asker istiyor. İki ülkeye karşı en önemli kozu ise Hint-Pakistan gerilimi. ABD, Türkiye dahil Irak'a çekmek istediği ülkelere ne "ortaklık statüsü" tanımaya ne de "karar mekanizması"ında söz hakkı vermeye niyetli değil. ABD, bu güçleri yanına alarak BM ve uluslararası kamuoyuna meydan okuyacak ve artık meşruiyet gerekçesinin sadece kendi gerçekleri olduğu tezini dayatacak. Bir taraftan işgale "uluslararası operasyon görüntü"sü verirken, diğer taraftan kendisine karşı hiç bir pazarlık gücü olmayan ülkeleri "emperyal amaçları" doğrultusunda kullanmış olacak. BM, uluslararası hukuk, siyasi ve ahlaki değerlere karşı Bush-Şaron doktrini ile şekillenen, siyasi ve askeri gerekçeleri kadar "dini motivasyon"la da desteklenen bir "Amerikan meşruiyeti dayatması" ile karşı karşıyayız. Bu amaçla, bir çoğu devlet bile olmayan ülkelerin "koalisyon"a katıldığı haberleri sürekli gündemde tutuluyor. "İşgal" ve Irak halkının "meşru savunma"sı dünyanın dikkatlerinden gizlenmeye çalışılırken, "istikrar gücü" söylemi özellikle vurgulanarak işgal gücü suçlaması önlenmeye çalışılıyor. Türkiye'de, tartışmanın "istikrar gücü" şeklinde sürdürülmesinin nedeni de bu.
Irak halkına, BM varlığına ve AB dış politikasına karşı
Irak'ın işgalinde önceki "gerekçe"lerin hepsinin yalan çıktığı, "ABD-İngiltere-İsrail üçlüsü"nün Ortadoğu'ya yönelik kaygı verici planlarının ifşa edildiği, Türkiye'nin de yeni Ortadoğu planı kapsamında endişe etmesi gereken gelişmelerle yüzleşeceğini gördüğü, bölgenin bütün "caydırıcı güçler"inin bu üçlü için hedef kabul edildiği, Türk-Amerikan ilişkilerinin "stratejik ortaklık" değil ABD için "taşeronluk" ön kabulüyle yürütülmek istendiğinin netleştiği, işgal ile Irak'ın bütünlüğünün tarihe karıştığı ve bir daha eski sınırları içinde bütün Irak diye bir ülkenin mümkün olmayacağı, ABD'nin PKK konusunda işbirliği görüntüsünün Türkiye'nin çıkarlarından çok ABD'nin Irak topraklarındaki çıkarlarına yönelik olduğu ve bu işbirliği görüntüsünün asla samimi olmadığı bir ortamda Türkiye'nin asker göndermesinin elle tutulur bir karşılığını gösterebilen kimse var mı? Yok... Bir önceki yazıda alıntı yaptığım ABD'nin Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi'nin (CSIS) ABD'nin "Üçüncü Körfez Savaşı"na hazır olması gerektiği belirtilen raporundaki uyarıları ABD'den çok Türkiye'nin dikkate alması gerekiyor. ABD'nin ancak BM'nin yardımıyla bu bataklıktan çıkabileceği, ülkenin üçe bölündüğü ve en önemlisi Irak'ta halka karşı Üçüncü Körfez Savaşı'nın kaçınılmaz olduğu ifade edilen rapordaki tespitler, Türkiye'de bir çok ciddi kurum ve kişi tarafından da paylaşılıyor. Türkiye'nin Irak'ta ABD'ye teslim olması ise bu tespitlerle tezat teşkil ediyor. Türkiye, asker göndermekle sadece BM sözleşmelerini çiğnemekle ve işgale ortak almakla kalmıyacak, "üç cepheli bir savaş"ın içine çekilmiş olacak: Bağımsızlık savaşının şekillendiği Irak'ta halka karşı, ABD'nin BM'yi tasfiye politikası çerçevesinde BM'ye karşı ve ABD'nin tek yanlı yeni küresel sistem projesi karşısında denge hattı oluşturmaya çalışan Almanya, Fransa, Rusya, Çin ve dünyanın ezici çoğunluğunun ortak kaygısına karşı. Bunu Avrupa Birliği dış politikasına karşı olarak da yorumlayabiliriz.
Bush-Şaron doktrini Türkiye'nin yeni meşruiyet kaynağı mı oldu?
İşgal öncesi yaşanan tezkere tartışmaları sırasında TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı olan şahsın, üstelik hukukçu kimliği bu kadar öne çıkan bir kişinin, "Artık uluslar arası meşruiyet gerekçeleri değişime uğradı. 'Önleyici savaş' diye bir kavram gelişiyor" diyerek BM'nin tek meşruiyet kaynağı olmadığına dair sözleri tüylerimizi ürpertmişti. Bu bakış, bugün dünyanın başına bela olan ve küresel bir çılgınlığın zihinsel temelini oluşturan "Bush-Şaron doktrini"ne bir "hukuk adamı"nın yorumu olması açısından son derece hazin. Bir siyasi proje için hukukun nasıl kullanılabileceğine yönelik bu örneği ibret ve acıyla izlemiştik. Bugün Irak'la ilgili süreç işgal öncesinden çok da vahim ve hukuk dışı. İşgale karşı küresel muhalefetin daha da sertleştiği, ABD ile İngiltere'nin çok daha yoğun baskılara maruz kaldığı, hiçbir inandırıcılıklarının kalmadığı bir dönemde, asker göndermeye daha kararlı muhalefet gerekiyor. Asker göndermenin Türkiye'nin hangi açıdan çıkarına olduğu konusunda gerçeklerin açık ve detaylı tartışılması gerekir. Bu tarz bir tartışma yapılamıyor ve Türkiye, sadece "Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği ve Irak'tan ganimet alma saplantısı"na mahkum edilmiş durumda. Türk-ABD ilişkilerinin geleceği ve ganimet bile garanti değil. Afganistan'a asker gönderilirken de "ihaleler alma coşkunluğu" her tarafı sarmıştı. Türkiye ne aldı? Türk-ABD ilişkilerinin geleceğini belirleyen tek faktör artık Irak veya "taşeronluk geleneği" değil. Türkiye'nin hem bölgesel hem de küresel gelişmelerin seyri ve kendi güvenliği ile ilgili çok daha önemli gerçekleri var ve bu gerçeklerle yüzleşmeden kendi yolunu bulamayacak.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |