AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Özgüvenini kaybedenler savaşmaz

Pazar günü peş peşe gelen Bağdat'ta, Musul'da kiliselere yapılan bombalı saldırı haberiyle irkildim. Kilisede pazar ayini yapan Hristiyanlara yönelik saldırıda çok daha büyük can kaybı olabilirdi. Kiliselere yapılan saldırının şiddetinden çok saldırıyı düzenleyenlerin içinde bulunduğu özgüven kaybı daha sarsıcı…

Ülkesine, özgürlüğüne sahip çıkmak isteyen her insan gibi Iraklıların da işgale karşı durmaları, direnmeleri; küresel hegemonya peşindeki Amerika'nın mütekebbir duruşunu bozmaları insanlık onuru adına alkışlanacak bir tavır. Maddi anlamda karşı konulamaz bir güce karşı direnen Iraklılar savaşı ancak hiçbir uydu görüntüsünün algılayamayacağı bir alanda ve işgalcilerin hiç sahip olmadıkları 'silah'larla savaşarak kazanabilirler. Zaten küresel hegemonyaya karşı bu coğrafyanın eğer bir kazanma şansı mevcutsa o da bu iklime ruh veren, onu var kılan, tarihin bunca alt üst edişine rağmen ayakta kalmasını mümkün kılan değerlerden beslenen bir 'erdem savaşı' ile kazanılabilir. Kimileri için, en sofistike silahlara karşı verilecek bir mücadeleyi bu şekilde metafizik alana kaydırmak, 'reality'den bir kaçış olduğu yönünde bir itirazı haklılaştırabilir.

İslam dünyası, hem varoluş bilincini ve sahip oldukları erdemi koruyacak hem de aşağılayıcı bir tahakküme boyun eğmeyerek varolma yolunu seçecekse bunun başka yolu da yoktur. Ortadoğu (geniş anlamda ve coğrafi sınırlardan azade olarak İslam dünyası) medeniyet dersi vermeye gelen barbarlara bile erdem dersi veren bir kültürün yeşerdiği coğrafyanın adıdır.

İslam dünyası bu iddiayı, bu ayrıcalığı üzerinde taşıdığı için hâlâ varolabilmiştir ve aynı zamanda insanlığı ekonomik, sosyal, ahlaki, kültürel alanda deforme eden küresel kapitalizmin çekim alanına girmediği, alternatif insan ve toplum modeli olmayı sürdürüyor olduğu için tokatlanmaktadır.

İslam dünyası, her şeyi materyale indirgeyen bir medeniyetin algılamakta güçlük çektiği bu 'ontolojik varoluş şartı'nı koruduğu müddetçe yeniden kendine gelme imkanını elinde bulunduruyor demektir. Yoksa ne Irak'ta ne başka coğrafyada işgali başından defetmenin, küresel sömürü projelerini boşa çıkarmanın kısa vadede başkaca seçeneği de pek mümkün görünmemektedir. Bu ruh, bu muhteva Müslümanların; insanlık birikimini 'maddi çıkar, kaba akıl ve bedensel haz'lara indirgeyen küresel sömürü medeniyetine karşı verecekleri en büyük mesajdır. Sadece yerel bir kurtuluş şartı değil evrensel, alternatif medeniyet olmanın sorumluluğudur.

Pazar günü yaşanan kilise saldırılarını bu çerçeve ele alacak olursak; Bağdat gibi insanlık tarihinin- Farabi'den mülhem- "erdem şehri"ni kurabilmiş bir cografyanın ikliminde yetişenlerin devraldığı 'zihniyet mirası'yla hiçbir ilgisi olamaz. Savaşın doğurduğu acı, öfke, intikam duygusu gibi sınırı aşan insan zaaflarının hiçbiri kiliseye yapılan saldırıları meşru göstermeye yetmez.

Nostalji değil varoluş şartı

Modern zamanlarda, bu cografyada verilen 'semboller savaşı'ndan alnının akıyla çıkan Bosnalı Müslümanların mücadelesini bir hatırlayalım. Boşnakların savaşı askeri anlamda silah üstünlüklerine dayanarak kazandıklarını kimse iddia edemez. Kitlesel katliamların yapıldığı, binlerce insanın bir gecede topluca katledildiği ahlaksız savaşta camiler, kütüphaneler, Müslüman Boşnak kimliğinin sembolü olan Osmanlı mirası eserler savaşa verilen ilk kurbanlar olmuştu. Sırp barbarizmi Saraybosna'yı kuşattıklarında ilk vurdukları hedef; Başçarşı ile beraber dünyanın en zengin el yazma kütüphanesi olan Milli Kütüphane oldu. Mostar'ı kuşatan Hırvatlar Neratva nehri boynuca inci gibi dizilen camilerle beraber Osmanlı köprüsünü hedef aldılar. Tüm bunlara karşı Boşnakların tek bir kiliseye, havraya karşı saldırdıkları vaki değildir. Bombalanan kiliseler ise Hırvat ve Sırp taassubunun camilerle birlikte Katolik ve Ortadoks kiliselerine yönelen silahlarından çıkmıştı. .

Tarih sadece nostalji olsun için okunmaz. Bugünü, yarını tarihle ilişkilendiremiyorsanız tarih ya uyuşturucu bir masal ya da öç duygusunu besleyen fanatizmi doğurur.

Bosna savaşı, İslam coğrafyasını besleyen 'varoluş şartı'nın geçmiş zamandan kalma bir nostalji olmadığını, modern zamanlara ruh veren dinamizm oluşunun bir göstergesidir.

Irak'ta yaşananlar bu özgüven eksikliğini, 'varoluş şartı idraki' eksikliğini işaret ediyor. Üstelik bu coğrafyanın kadim halklarından, doğu Hristiyanlığının en köklü temsilcilerinin ibadet yerlerine saldırarak Amerika'ya karşı çıkılmaz. İslam tarihinin hiçbir döneminde böylesi bir savaş yönteminin kabul gördüğü söylenemez.. Genel bir saldırı niteliğinde olmasa bile işgale karşı mücadele adına ibadetini yapan insanlara saldırmak ontolojik bir krizin işaretidir.

Müslüman halkların bir travmadan geçtikleri doğrudur. Ancak devraldıkları ahlaki birikim ve sahip oldukları varoluş idraki bu travmayı atlatacak güçtedir. Kriz anlarında bu idrak kendi göstermiştir.


3 Ağustos 2004
Salı
 
AKİF EMRE


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED