|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir kanaatle şartlandırılmış halk kitleleri
Politika, halk kitlelerini idare etme sanatıdır. Politikacıların çoğu, kalabalıkları kendilerinin yönlendirdiğini zannederler. Kendisi önde yürürken, arkasındaki kitleleri sürüklediklerine inanırlar. Oysa halk politikacıyı önüne katmıştır ve onu istediği istikamette sevk eder. Halk kitleleri çoğu zaman bir fikre yoğunlaşmıştır. Bu yoğunlaşma, karşısındaki politikacının lehinde ise onu alkışlar, aleyhindeyse yuhalar. Her iki davranışta da heyecanlar akılların önüne geçmiştir. Yanlış bir davranış, alkış tutan elleri suratlara inen birer tokat haline döndürebilir. Jül Sezar misali
Halk kitlelerinin davranışlarındaki tutarsızlığı, Şekspir, Jül Sezar isimli eserinde çok güzel anlatmıştır. Bu piyeste, Jül Sezar'ın bıçaklanarak öldürülmesinden sonra kalabalık Brütüs'ün üzerine hücum etmek ister. Brütüs, Sezar'ı öldürmekte ne kadar haklı olduğunu anlatan bir konuşma yapar. Bu konuşmayı dinleyen kalabalık, Brütüs'ü bırakıp Sezar'ın yakını Antoniyos'un üzerine saldırmaya başlar. Antoniyos ise Sezar'ı katledenlerin yaptıkları kötülüğü öyle güzel anlatır ki, kalabalık tekrar Brütüs'e saldırır. Piyes böylece devam eder. Politikacılar bilmelidirler ki, bir fikre yoğunlaşmış kalabalıklar İspanyol arenasına salıverilmiş boğalara benzerler. Bunların aksi tezahürlerini lehe çevirebilmek veya yatıştırmak için bir matador ustalığı gerekir. Yukarıda da söyledik ki, bazı kalabalıkların hisleri akıllarının önüne geçmiştir. Bunları gerçeği anlatarak, haklı olduğunuzu söyleyerek yatıştıramazsınız. O öyle bir andır ki, uygun bir davranış, bir hareket, bir söz birikmiş kalabalığın hışmını bir paratoner gibi üzerinizden atabilir. Veya yanlış bir tavır, onları bir bomba gibi patlatır.. Bazı enteresan misaller
Siyasi tarihte, kitlelerin yanlış bir fikre saplandığı ve bu anda bazı gerçekleri bile dinlemediğine dair birçok misaller vardır. Fransa'da, bir bakan hakkında "gensoru" görüşmesi yapılmaktadır. Muhalif milletvekillerinden bir tanesi, yaptığı konuşmada, "bu kimse o kadar haysiyetsizdir ki, bana karısını bile satmıştır" demiştir. Buna cevap vermek için ayağa kalkıp kürsüye doğru yürümek isteyen bakana, yuh diye tezahürat yapılmaya başlanmıştır. Bakanın arkadaşları, bakanın kürsüye çıkmasını önlemişlerdir. Tartışma yatıştıktan sonra arkadaşları, "böyle bir konuda neden kürsüye çıkmak istedin?" diye sorduklarında, bakan: - Ben evli değilim… Bunu söyleyecektim, demiştir. Adalet Partisi'nin bir senatör adayı
Buna benzer bir olay da, Türkiye'de, 1965 senato seçimlerinde cereyan etmiştir. Karadeniz illerimizden birisinde, Adalet Partisi adayları arasında bir doktor vardır. CHP'li bir milletvekili bir konuşmasında, isim vermeden: - Adalet Partisi adayları arasında öyle birisi var ki, "bir hemşireyi kirletmiştir", demiştir. Adaylar arasında başka doktor olmadığı için, konuşmadan kimin kastedildiği bellidir. Birkaç gün sonra aynı meydanda yapılan AP mitinginde, doktor aday bu iftiraya cevap vermek için konuşmak istemiş ve fakat tecrübeli partililer buna müsaade etmemişlerdir. Fakat bir ara Dr. aday kürsüye fırlamış, mikrofonu eline almış ve konuşmaya başlamıştır: - Sevgili hemşehrilerim; CHP'li filan milletvekili benim için bir hemşirenin ırzına geçti demiştir, der demez kalabalık bir ağızdan bağırmaya başlıyor. - Yuh… Yuuhh… O sen miydin? Ne olduğunu anlayamayan Dr. aday, külçe gibi kürsüden iniyor. Adnan Menderes olayı
Rahmetli Adnan Menderes halk tarafından çok sevilirdi. Kendisi de sevildiğine inanırdı. 27 Mayıs ihtilalinden bir ay önce, Kızılay'da kendisi aleyhine miting yapıldığını görünce, arabasından indi ve kalabalığın önüne çıktı. Herhalde bir alkış bekliyordu. Ama bazıları alkış yerine onun yakasına yapıştılar, yakınları Menderes'i arabasına zor bindirdiler ve oradan uzaklaştırdılar. Daha evvelce de söylediğimiz gibi, seçmen kitleleri tarafından alkışlanmaya alışanlar, çok dikkatli olmak zorundadırlar. Halk psikolojisi öyledir ki, alkışlayan eller bir anda bir şamar gibi insanların suratına inebilir. Pamukova tren kazası ve sonrası
Politikanın bu özelliklerini anlattıktan sonra, Pamukova'da hızlandırılmış tren faciasında olanlara bir göz atalım. Orada bir tren kazası olmuş, 36 kişi hayatını kaybetmiş ve yüze yakın kimse yaralanmıştır. Oraya toplanan kalabalık, bir fikir etrafında yoğunlaşmıştır: Bu kazanın suçlusu, iktidar ve DDY yöneticileridir. Böyle şartlandırılmış kalabalığın karşısına geçer de, "ne yapalım; bütün olanlar Allah'tan" derseniz, kalabalık yatışacak yerde, daha çok şartlanmaya doğru gider. Hele bir de, bu konuda sual soranları azarlarsanız hiddeti daha çok artırırsınız. Politikacılar, halkın bu şartlanmışlığını yumuşatmak için bazı çareler bulabilirlerdi. Mesela, bakanın veya DDY Genel Müdürü'nün istifası yapılacak davranışlardan birisiydi. Suçlu olduğu için mi? Hayır… Kazanın olduğu anda onların suçlu ilan edilen makamlarda bulunmuş olmalarıydı. İstifa etmek yerine, daha önce olan olaylarda yetkililer istifa etmişler miydi veya bunun Avrupa ülkelerinde emsali var mıydı diye savunmaya kalkmak yanlıştır. Böyle bir emsal yoksa bile, ileride emsal olacak bir davranışta bulunulmalıydı. Bu istifaları da Allah'ın takdiri veya kaderin bir sonucu olarak kabul etmeliydi. Ölenler için nasıl ki kader diyorsak, bu istifaları da bir kader, bir şanssızlık kabul etmek gerekirdi. Politikanın bazı kuralları ve "minare düzeltme hüneri"
Politikada başka bir söz vardır: "Size üç kişi, başın yok derse, başın yerinde mi diye yoklamalısın." Politikacı, Mimar Sinan'ın minare düzeltmesi olayını iyi tahlil etmelidir. Zaman zaman minare düzeltmezseniz, haklı da olsanız birtakım sıkıntılara düşersiniz. Pamukova tren kazasından sonra bazı köşe yazarları, bu tarihi bir milat olarak ilan etmişlerdir. Yani AKP iktidarının inişe geçtiğinin bir başlangıcı gibi... Bu teşhisi koyanları haksız kabul etmek yanlıştır. Zira bu kaza sebebiyle öyle bir hava oluşmuştur ki, halk, enflasyonun düşmesi, AB yolunda ilerleme, istikrar gibi iktidarın lehine ne varsa hepsini unutmuştur. Bilhassa, Pamukova'dan sonra Aydın'da, Adapazarı'nda olan kazalar bu duygunun üzerine tuz biber ekmiştir. İktidarların görevlerinden bir tanesi de, kalabalıkların biriken "kinetik" enerjilerini zararsız şekilde boşaltabilmektir. Tıpkı bir lokomotif makinistinin ara sıra düdük çalarak kazanda biriken buharı dışarı salıvermesi gibi. Tren kazasında belki hakiki suçlular bizzat makinistlerdir. Fakat bu kazanın tahribatını artırmamak için, lokomotifin düdüğünü çalar gibi kazanın basıncını düşüremeyen yetkililerin de kabahati olmuştur. Olayın getirisi ile götürüsü hesaplandığında, acaba bu riski almaya değer miydi diye bir sual soruyoruz. AL SANA BİR KAYA
Minare düzeltme hikayesi
Mimar Sinan, Edirne'de Selimiye Camii'ni yaparken, birkaç çocuk hocaya gelip: - Hocam şu minare eğiktir, diyor. Hoca bir çocuklara bir de minareye bakıp: - Çocuklar aşk olsun… Hakikaten minare eğik yapılmış, diyor ve arkasından ilave ediyor: "Haydi, evlerinizden ip getirin de bunu düzeltelim…" Çocuklar hemen evlerine koşup birer sicim getiriyorlar. Sicimler birbirine ulanıp minareye bağlanıyor. Hoca bundan sonra çocuklara emrediyor: - İpi sağa çekin… Fazla çektiniz biraz sola çekin diye kan ter içinde bıraktıktan sonra soruyor: - Minare şimdi düzeldi mi? Çocuklar, "evet hocam" diyorlar. Haydi, iplerinizi evlerinize götürün diye talimat veriyor. Mimar Sinan'ın, koskoca başı ve sakalıyla çocuklarla yaptığını gören kalabalık, Hoca her halde delirdi diye düşünüyorlar. İş bittikten sonra hoca meraklı kalabalığa dönerek: - Bu minare eğri diye adını çıkardılar. Bunu bu gün düzeltmeseydim, kıyamete kadar eğri kalırdı. Politikacılar, gerektiğinde minare düzeltmesini de bilmelidirler. NEREYE DAYARSAN DAYA
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |