AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
İlkeleriyle var/ olabilenler...

Ve yaşayabilenler "dünyayı değiştirebilirler" ancak. "Dünyayı değiştirmek"se, hem tahkik edilmeye açık, hem de tahakkuk ettirilebilmeye müsait hakîkî bir "iddia"ya ve muhkem bir "söz"e sahip olabilmekle mümkündür.

İlkesiz insanların bu dünyaya söyleyebilecek hakîkî bir iddiaları ve muhkem bir sözleri yoktur ve olamaz da. O yüzden ilkesiz insanların dünyayı ve hayatı değiştirme çabaları, ancak yıkımlarla, bunalımlarla, tahrifatlarla ve tahribatlarla sonuçlanır.

Hakîkî bir "iddia"nın ve muhkem bir "söz"ün sahibi olduğunu söyleyen insanlar, "iddia"larında ve "söz"lerinde samîmî ve hasbî, güvenilir ve güven verir olmak; ilkelerini hayata geçirmek için her türlü zorluğa ve meşakkate göğüs germek, her türlü hıyanete, ihanete ve dalavereye her ân hazır ve hazırlıklı olmak zorundadırlar. Zorluklar, meşakkatler, hıyanetler, ihanetler ve dalavereler karşısında pes eden insanların hakîkaten ilkeli davrandıklarından da, dolayısıyla hakîkî bir "iddia"ya ve muhkem bir "söz"e sahip olduklarından da sözedebilmek çok zordur.

Aslolan ilkeleri zor zamanlarda hatırlayabilmek, zor zamanlarda ilkeli olabilmek, zor zamanlarda ilkeler uğruna her türlü zorluğa göğüs gerebilecek bir irade ortaya koyabilmek ve ilkeleri hayata geçirebilmektir.

İlkeli olmanın temel şartı, başkalarının ilkelerine saygı duyabilmektir. Bu da, insanın, ilk ilkeyi, yani, bu dünyada yalnız olmadığını, bu dünyada başta Rabbi olmak üzere kendisinden başka varlıkların ve insanların da varolduğunu her dâim hatırlamasını, hatırda tutmasını zorunlu kılar.

İnsanın bu dünyada yalnız olmadığını her dâim hatırlaması ve hatırda tutması, insanın, her şeyden önce insan olduğunu unutmamasıyla mümkün olabilir. Kişinin insan olduğunu hatırlaması, zaaflarının ve imkânlarının, eksikliklerinin ve erdemlerinin farkına varmasını, bunların farkında olarak varlığını ve hayatını sürdürebilmesini, zaaflarından kurtulma, erdemlerini çoğaltma mücadelesi ve mücahedesi ortaya koymasını gerektirir.

İnsan, ilk sözü kendisine söyleyebiliyor, azman ve azmaya her daim müsait nefsine çeki düzen verme cehdi gösterebiliyorsa, ilkeli yaşama, ilkeleriyle yaşama, ilkeleri uğruna yaşama, ilkelerini hayata geçirme mecrasına ilk adımı atmış demektir. İlk sözü kendisine söyleyemeyen, kendisine çeki düzen veremeyen, dolayısıyla önce kendi'ni kontrol ederek, kendi'ne açılamayan insanların, başkalarına açabilecek ve açılabilecek kapıları da, başkalarına söyleyecek "iddia"ları ve "söz"leri de yoktur; hâl böyle olunca, başkalarına, tahkîk edilmeye açık ve tahakkuk ettirilmeye müsait sözler söyleyebilmeleri, hem anlamsız, hem de abesle iştigalden başka bir şey değildir.

İlk sözü kendilerine söyleyebilen insanlar, ABESLE İŞTİGAL ETMEZLER, ABESLE MÜCADELE EDERLER. Ancak abessiz bir dünya düşünmek de, abestir. Abes varolduğu için mukaddes vardır; abesin olmadığı yerde, mukaddesi fark edebilmek imkânsızdır. O yüzden hayat, hayır ile şer, iyi ile kötü, çirkin ile güzel, abes ile mukaddes arasındaki mücadele dolayısıyla anlamlıdır ve anlam kazanır.

İlkesizliğin kol gezdiği, abesle iştigalin handiyse zıvanadan çıkacak kadar zirve yaptığı, abesle mücadelenin unutulduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bu dünyaya söyleyecek bir çift sözümüz yoksa, ilkeleriyle yaşayan, ilkelerini hayata geçirme cehdi ve çabası içinde olan kişiler olmadığımıza; dolayısıyla ilk sözü kendimize söyleme işini ıskaladığımıza, nefsimize yenik düştüğümüze, ilkesizlikler denizinde kolgezen; kişiliğimizi, asaletimizi, samimiyetimizi ve -varsa tabiî- ilkelerimizi, dolayısıyla iddialarımızı ve sözlerimizi tuzla buz eden dalaverelere, numaralara, böylelikle kendimizi kandırmaca oyunlarına teslim bayrağı çektiğimize, sonuçta oraya buraya doğru sürüklendiğimize hükmedebiliriz.

Aslolan "uzun yola çıkmaya hüküm giymek" ve yol boyunca karşımıza çıkan zorluklara, zorbalıklara, zulümlere, dalaverelere göğüs gerebilecek sahih ve sıhhatli bir mecraya, düzlüğe, sırat-ı müstakîme çıkabilmek ve pergelimizi aslâ şaşırmamak; en önemlisi de bize, nefsimize, nefsimizin abesliklerine, dalaverelerine zor gelse de, her dâim sırat-ı müstakîm üzre olup olmadığımızı tahkîk edebilmek; böylesi bir irade, ruh ve heyecan'la donanabilmek, bizi her dâim emniyette kılacak, bize emanet edilen mesuliyetimizi mecrasından sap/tır/madan ifa etmemize ve teminat almamıza imkân tanıyacak sarsılmaz bir iman, emanet ve emniyet hakîkatiyle ve coşkusuyla kuşanabilmek, yaşayabilmek; hatt-ı harekâtımızı ve hayatımızı ona göre tarif ve tayin edebilmektir.


16 Ağustos 2004
Pazartesi
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED