|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
17 Aralık'a 8 gün kala gerilim iyice artmış görünüyor. AB'nin hazırladığı karar taslakları üye ülkelerin eleştiri ve tashihlerine maruz kalırken, Türk tarafına aktarılan ve basına sızdırılan bu taslaklara hükümet sert ve açık tavır alarak, koşullar ileri sürerek tepki veriyor. Nitekim Başbakan Tayyip Erdoğan'ın önceki gün yaptığı çıkış Türkiye açısından üç ön koşulu hem Türkiye kamuoyuna hem AB tarafına ilan eder bir nitelik taşıyordu. Sıralamak gerekirse bu ön şartlar şunlar; 1. Müzakerelerin ucu açık olmamalı, bu müzakereler tam üyeliği hedeflemeli, aksi halde görüşmelere başlamanın anlamı kalmaz. 2. Müzakerelerin başlangıç tarihi için açık ve net bir tarih saptanmalı, ertelemeli bir süreç kabul edilemez. 3. Kopenhag kriterleri dışında Kıbrıs meselesi benzeri hiçbir koşul Türkiye'nin önüne getirilmemeli. Türkiye'nin elbette bunlar dışında da talepleri ve pazarlık konuları var. Serbest dolaşım hakkının kısıtlanması, görüşmelerin askıya alınmasına ilişkin prosedürün kolaylaştırılması bunlar arasında... İki taraf arasında pazarlığın yeni aşaması Tayyip Erdoğan'ın Brüksel temaslarıyla, özellikle AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn ve AB dönem başkanı olan Hollanda Başbakanı Balkenende'yle yapacağı görüşmelerde devreye girecek. Neler oluyor? Böyle bir "gerginlik ve pazarlık süreci" AB'nin daha önce sıkça tanık olduğu bir durum değil. Daha önceki üyelik öncesi son görüşmelere ilişkin hazırlanan raporların basına bu şekilde sızdırılması da söz konusu olmadı. Bu durum Türkiye'nin ne denli büyük bir lokma olduğunun, AB ülkelerinin iç ve dış siyasetini ne denli ilgilendirdiğinin açık kanıtı. Taraflar sadece birbirilerini ikna etmeye, yönlendirmeye çalışmıyorlar, kendi kamuoylarını da tatmin etmeye, farklı gelişmelere hazırlamaya gayret ediyorlar. Tartışmaların bu denli açık yapılmasının bir diğer nedeni de, bu tür kaygılarla başta Hollanda olmak üzere hiçbir ülkenin koşullar içeren Türkiye raporunun sorumluluğunu doğrudan üstlenmek istememesi... Bu süreç ortada dolaşan taslakların henüz nihai taslaklar olmadığını gösteriyor. Bununla birlikte madalyonun bir de diğer yüzü var. Ortaya çıkacak rapor büyük bir ihtimalle Türkiye'nin koşullarını karşılayacak, taleplerini tatmin edecek bir rapor olmayacak. Bu yüz Türkiye'yi "sert leblebi" olarak tanımlamaya devam ediyor ve görünen o ki bu yüze ilişkin AB'de bir uzlaşma sağlanmış durumda. Türkiye'nin gayreti ve zımni bir yolla "rest" çekmesinin Kıbrıs'ın tanınması, Ermeni meselesi gibi sorunların bertaraf edilmesine yarayabilir. Raporda esnek bir diplomatik dil kullanılmasına yol açabilir. Ancak müzakere prosedürünün değişmesi, müzakerelerin ucu açık olarak tanımlanmaktan çıkarılması pek kolay görünmüyor. Bu koşullarda soru şudur: Türkiye'nin, Türk hükümetinin tavrı ne olacak? Masadan çekilme, ilişkileri askıya alma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünmüyoruz. Ancak Türkiye'de gerek siyasi çevrelerde gerek basında oluşan hava, Erdoğan-Baykal görüşmesinden çıkan hava, ortamı bu açıdan geriyor. Ve bir risk oluşmaya başlıyor. Umarız Erdoğan hükümeti sonuç almaya ve koşulları düzeltmeye yönelik "ön koşullara dayanan rest siyaseti"ni iyi yönetmeyi bilir. Türkiye için kabul edilemez iki durum vardır: Birincisi: Türkiye için üyelik dışında özel, ayrıcalıklı bir statünün öngörülmesidir... İkincisi: AB'yle tüm sıkıntılara rağmen 1999'dan bu yana düz bir hatta ilerleyen ilişkilerin kopma noktasına gelmesidir. Her iki durumun da hem AB hem Türkiye için bedeli ağır olur.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |