|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Başbakan Erdoğan Belek'te, cami, kilise ve havranın yanyana olduğu "Dinler Bahçesi" ni açarken, Fatih Sultan Mehmet'in, Bosna'daki Latin papazlarına verdiği emannameyi okudu. 883 (1478) tarihli fermanda şöyle deniyordu: "Nişanı-ı hümayun şu ki: Ben ki Sultan Mehmed Han'ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum: Söz konusu rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü eman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki, yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir." Başbakan "Biz tarih içinden böyle geliyoruz" dedi. Sonra Darülaceze'de, Sultan 2. Abdülhamid Han tarafından yaptırılan Cami - Kilise - Havra kompozisyonunu hatırlattı. Evet, bizim uygarlığımız böyle geliyordu. Başbakan, Avrupa'ya, dünyaya, Türkiye'nin onur dosyasını açıyordu. Tam aynı saatlerde New York'ta, BM Genel Kurulu'nda düzenlenen toplantıda, tam da BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın yanıbaşında ünlü İslam alimi Seyyid Hüseyin Nasr, "İslam'ın tarihinde 1492'ler (İspanya'dan Yahudi sürgünü) Ausztvitç'ler (Avusturya'da Yahudilerin toplu kıyıma uğradığı yer) yok" diyor, "Osmanlı'nın azınlıklara uyguladığı özgürlük standardının bugün bile dünyaya örnek olabileceği"ni söylüyordu. Lozan'da azınlıklar konusu hararetli biçimde tartışılıyordu. Türk Temsilci Heyeti Başkanı İsmet İnönü, Osmanlı'nın taa Fatih Sultan Mehmet zamanından itibaren azınlıklara tanıdığı geniş hürriyeti anlatıyordu. Fatih, Patrikhane'ye bile geniş bir özgürlük ve temsil imkanı sunmuştu. Sonra Lord Curzon söz aldı ve şunu söyledi: - İyi ya , dedi, biz de sizden Sultan Mehmet'in verdiği kadar özgürlük ve temsil hüviyeti istiyoruz. Ne fazla, ne az... Osmanlı'nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet'i kuran kadrolarda "Azınlık duyarlılığı" boşuna değildi. Azınlıklara tanınan özgürlük ve temsil hüviyeti, zaman içinde başkaldırıların ve ayrı millet oluşumlarının zemini olmuş ve sonunda Osmanlı bitirilmişti. Cumhuriyet kadroları, sonraları "Osmanlı'yı yıkma" misyonu içinde gösterilmiş olmalarına rağmen, gerçekte Osmanlı'nın kaybedilişini derin bir ibretle saklamışlardı içlerinde. Hatta "Aynı dinden olan Araplar bile isyan ettirilebilmişse...." şeklinde bir ukde, yeni devletin savunma reflekslerini beslemiş, kurucu kadroları "ulus devlet" yapılanmasına yöneltmişti. İçeriyi bu tür ayrılıkçı oluşumlara karşı tahkim etmek öne çıkmıştı. Bunun da karşılığı, azınlıklara kuşku ile yaklaşmaktı. Hoş, bu kuşku, zaman içinde garip biçimde toplumun çoğunluk kesimlerine karşı da yöneldi ve ülkede gerçekten bir özgürlük ukdesi oluştu. Demokrasi dendi, demokrasinin içi boşaldı, insan hakları, hukuk devleti, evet her şey içi yeniden doldurulması gerekli bir niteliğe büründü. Tanzimat'tan bugüne Avrupa ile ilişkilerde özgürlükler öne çıkan sorun oldu. Başlangıçta Müslüman toplumun "hakim millet" statüsünü düşürme, Hıristiyan azınlığın eşitliğini sağlama talepleri seslendirildi. Tanzimat bunun ilanıdır. İş bugünlere kadar böyle geliyor. Türkiye'nin kuşkuları dağılmış değil. Patrikhane ile ilgili tavır bunun yansıması. Patrikhane de, "Kin Kapısı" denen şeyi muhafaza etmekle, "gizli bir gündem" sahibi olduğu kuşkularını gidermemeyi tercih ediyor. Bugüne kadar hiçbir Türk hükümeti, "Yahu nedir şu kin kapısı, hadi gelin açalım" demedi, belki de diyemedi. Patrikhane de, bu iddiaları ya duymazdan geldi ya "tarihi hatıralara saygı" gibi sözlerle geçiştirmeyi denedi. Yazının başına dönersek, Başbakan Erdoğan Belek'te, bu ülke insanlarının tarihten bugüne insan haklarına duyarlı bir uygarlığın çocukları olduğu mesajını dünyaya taşımış oldu. Bu, Türkiye'ye karşı sürekli seslendirilen "insan hakları talepleri" karşısında bir onur duruşudur. Ancak dışa mesaj niteliği taşıyan bu duruş çok önemli olmakla birlikte, içerde henüz her şeyin rahatladığı anlamına gelmiyor. Atılacak pekçok adım var. Belki dışa mesajın içinde "İçimizdeki farklı unsurları rahat bırakın, bizim insan hakları duyarlılığımız onların taleplerini karşılayacak derinliktedir" vurgusu bulunuyor. Bununla birlikte, ülkenin çoğunluk nüfusunun bir inanç özgürlüğü sorunu olduğu açık. Ve bu alandaki sorunu çözecek bir ferman henüz yayınlanmadı. Sanırım Başbakan bile henüz o fermanı seslendirmek durumunda değil. Ben geçenlerde "Başbakan Kızıltepe'ye gitse" diye yazdım. Dün Radikal'den Murat Akgün "Başbakan Yahudi bayramı Hanuka'yı kutladığı gibi 10 Muharrem'i - Aşure'yi de kutlasa" diye yazdı. Muhtemelen Başbakan bunları yapabilir. Çünkü bunlar AB'nin de beklentileri... Ama yine ben, "Başbakan Urfa'dan yola çıkıp ayakları paramparça olmak pahasına 40 gün süreyle Ankara'ya kadar yürüyen ve başörtüsüne özgürlük çağrısı yapan, aralarında 12 yaşındaki çocukların ve 70 yaşında dedelerin yer aldığı grubu kabul etse..." diye yazdım. Şimdi onlar Abdi İpekçi Parkı'ndalar... Onları ziyaret etse de dert dinlese, diyeceğim ama hem kabul, hem de ziyaret konusunda ümidim çok az. Çünkü Müslümanların özgürlük sorunu AB ve dünya gündeminde değil. Başbakan da ne yapsın!!! Ha, ne yapsın !!!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |