AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K R O N İ K  M E D Y A
Cumhuriyet gazetesinin 'Strateji'si

Elimizdeki son sayısında yazdığına göre Cumhuriyet gazetesinin "Strateji" eki şimdiden bir-iki cilt halinde toparlanacak duruma gelmiş bile... "Strateji"nin kapağını kaldırınca karşınıza bir "sponsor" reklamı çıkıyor: "ART/ Avrasya Radyo ve Televizyon" kanalının reklamı. İlgisiz kalınabilecek bir reklam değil bu. Biliyorsunuz, söz konusu kanal Mustafa Özbek'in sendikasının sahibi olduğu bir kanal. Son aylarda programlarını zenginleştiren bir kanal.

Elimizdeki son sayısında "YIL-1 SAYI-49" yazdığına göre Cumhuriyet gazetesinin "Strateji" eki şimdiden bir iki cilt halinde toparlanacak duruma gelmiş bile...

Son sayısının kapak konusu (haliyle) Fransa ve Hollanda'da yapılan referandum sonuçlarına atıfta bulunuyordu:

"İnsanı yok sayan piyasanın Avrupasına isyan".

Yanlış bir başlık ve tespit değil doğrusu...

Ama kapağı görüp yanılmayın; Gazetenin "Strateji" adlı eki işin "ulusal" faslını -kapağa çıkarmasa da- iç sayfalarda unutmamış...

"Strateji"nin kapağını kaldırınca karşınıza bir "sponsor" reklamı çıkıyor: "ART/ Avrasya Radyo ve Televizyon" kanalının reklamı.

İlgisiz kanılabilecek bir reklam değil bu.

Biliyorsunuz, söz konusu kanal Mustafa Özbek'in sendikasının sahibi olduğu bir kanal. Son aylarda programlarını zenginleştiren bir kanal.

ART kanalı (karşılaşmışsınızdır muhakkak) Mustafa Özbek'i sık sık ekrana getiriyor. Özbek de saatler süren bu yayınlarda ülke ve dünya sorunları hakkında aklına ne geliyorsa anlatıyor...

Tamam, RTÜK'e sorarsanız "sendikalar"ın televizyon yayını yapması yasaya aykırı. Ama ART'nin durumu bu yasak kapsamına girmese gerek, çünkü bildiğimiz kadarıyla bu televizyon kanalı Türkiye'den değil, bir başka devletin (KTTC) topraklarından yayın yapıyor...

Cumhuriyet-Tusam işbirliği

Söylediğimiz gibi, Cumhuriyet gazetesinin bir ekinde ART'nin reklamı ile karşılaşmak, her bakımdan düşündürücü doğrusu...

Gelelim derginin içeriğinin nasıl bir "işbirliği" çerçevesinde doldurulduğuna.

Bu bilgiyi derginin künyesinde yer alan şu açıklamadan öğreniyoruz: "Cumhuriyet-TUSAM (TUSAM Ulusal Güvenlik Stratejileri Araştırma Merkezi) işbirliği ile hazırlanmıştır".

Bu da güzel. Demek ki Cumhuriyet gazetesi ve TUSAM, ülke ve dünyada olup biteni "işbirliği" yaparak ortak bir açıdan değerlendiriyor.

Peki TUSAM nasıl bir kuruluş?

TUSAM, internet sitesinde "TUSAM hakkında" başlığı altında kendisini tanıtmaya çalışmış. "TUSAM'ın hedefi"ni tarif eden bölümü olduğu gibi buraya aktarmamız tabii ki mümkün değil. Biz bu fasıldan ("tadımlık" kabilinden) şu "hedef"i seçtik:

"Binlerce yıllık 'cihan devleti' geleneğine sahip, stratejik önemi haiz jeopolitik konumuyla, bünyesinde genç, eğitimli, enerjik bir nüfus barındıran Türkiye, özellikle Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni dengeler, işbirlikleri ve yapılanmalarda, karar mekanizmalarında ve kendi bölgesi içerisindeki güç boşluğu ortamında, bölgesel lider olma yolunda belki de tek aday olmuştur."

Görüyorsunuz, Bu "hedef"te doğrular yok değil (nüfusun gençliği) ama yanlışlar da (nüfusun eğitimli olması) eksik değil. Ayrıca çok daha önemli olarak, bir "Araştırma Merkezi"nin Türkiye'den "Binlerce yıllık bir cihan devleti" diyerek söz etmesinin "Araştırma" mı yoksa "ideoloji" alanına mı girdiğine de siz karar verin.

İsterseniz TUSAM hakkında karşımıza çıkan şu iki bilgiyi de "paylaşalım"(!):

TUSAM Başkanı Dr. Şenol Kantarcı, geçen yıl Tokat'ta verdiği bir konferansta bakın ne diyor:

"Ermeniler, Selçuklu ve Osmanlı hakimiyetine girdikten sonra gelişimlerini ve yaşamlarını sürdürebilmişlerdir."(!)

Alıntının arkasına niçin ünlem (!) işaretini takdığımızı tahmin etmişsinizdir muhakkak...

Ayrıca, TUSAM'ın açılışı dolayısıyla düzenlenen "Cumhuriyetin Altın Adamları Ödülleri" çerçevesinde "Milli konulara hassasiyeti" nedeniyle ATO Başkanı Sinan Aygün'ün ödüllendirildiğini de unutmayalım...

'Strateji'ye göre referandum

Başlarken söylediğimiz gibi "Strateji"nin son sayısında Fransa ve Hollanda'da "Hayır" ile sonuçlanan referandumlar önemli bir yer teşkil ediyor. Bu konuda şöyle yorumlar var:

"Seçmenler, AB'nin hızlı büyüme sürecinde AB'nin sosyal değerlerinin, insanın, ulusal kimliklerinin yok sayılmasına, siyasal birliğe giderken bir tek paranın çıkarlarının gözetilmesine karşı oy kullandılar." / "AB Anayasası'nın 'ulus devlet' ve 'sosyal devleti' zayıflatan unsurlarının, bu ülkelerdeki referandumdan 'hayır' sonucunun çıkmasına önemli bir ölçüde etki ettiği savunuluyor."

Ve de tabii, buradan Türkiye açısından çıkarılan şu "hisse"ler:

"Gelinen noktada AB üyeliğinin Türkiye'ye sağlayacağı herhangi bir avantaj kalmamıştır ki, özel statü avantajlı olsun. (...) Çünkü sanayileşmekte olan ülke sanayisi belli bir olgunluğa gelene dek iç pazarını gelişmiş ülkelerin rekabetinden korumak zorundadır..."

Dikkat ettiyseniz, "Strateji", Avrupa'daki referandumlardan "Hayır" çıkmasının nedenlerini sıralarken, "sosyal devlet"ten uzaklaşılması nedeninin yanına sürekli "ulus devlet" ve "ulusal kimlik"ten uzaklaşmanın doğurduğu memnuniyetsizliği de takıyor... Dolayısıyla "Strateji"nin benimsediği bu tarzın sonucu olarak referandumlarda ortaya çıkan itiraz "sol" olduğu kadar "ulusal" bir renk de kazanmış oluyor.

İyi ama acaba bu tespit doğru mu? Tespit bir yanıyla doğru; çünkü "Hayır"cıların içinde ülkelerin aşırı sağ ve göçmen düşmanı çevreleri de yer alıyor. Ama bu tespit bütününde yanlış ve yanıltıcı, çünkü AB Anayasası'na "sosyal devlet"i korumak için "Hayır" diyen kesimler aynı zamanda bu aşırı sağcı ve göçmen düşmanı cenahlara da karşılar.. Yani özetle, "Hayır" oylarını "Strateji"nin sunmaya çalıştığı gibi tek bir cephe imişçesine sunmak sonuç itibarıyla çok "kurnazca" bir strateji!

Nitekim bakın, "Stateji"nin yayınlandığı haftabaşı Milliyet gazetesinde Derya Sazak'ın sayfasına konuk ettiği Doç Özlem Onaran, referandum sonuçlarını nasıl değerlendiriyor:

"ATTAC örneğin. Bu hareketlerin hiçbiri 'ulusalcı' hareketler değil. Uluslararası dayanışma hareketleri. Soldan besleniyor ama sol partilerle angajmanı olmayan insanları harekete geçirebiliyor. " / "Ben Fransa'daki tepkiyi, antiküresel değil, küresel adaletten yana, içe kapanmacı değil, uluslararası dayanışmayı savunan bir hareket olarak neteliyorum. Türkiye'deki kızılelmacılar, kapitalizmle bir derdi olmaksızın ulusal çözümler arıyor. Devletçi ama aynı zamanda demokratik olmayan bir ulusalcılık söz konusu. Fransa'da sağcı partilerden çok, sendikalar, öğrenciler ve yurttaş girişimleri 'hayır' kampanyası örgütlüyor."

Bu kadarı yeter herhalde....

Cumhuriyet gazetesi, TUSAM ve tabii bu arada ART'ye, giderek olgunlaşan bir "işbirliği" içinde "iyi stratejiler" dileriz... (K.B.)


Türenç'in 'özür'ü vesilesiyle bir defa da biz soralım...

Soruyu, "Milliyet-Güler Kömürcü" hadisesinden yola çıkarak Umur Talu sormuştu. Yazısından birkaç bölümü aktarırken o soruya da yer vermiştik, hatırlayacaksınız:

"Diyecektim ki... Bizim, bizlerin gerçekten, hakikaten, sahiden herhangi bir tutarlı 'ilkemiz' olabilir mi? Biz... Gazetecilerin. Siz... Okur, vatandaş, izleyicilerin.

Gerçekten sapına kadar sahip çıktığımız ilkemiz, ilkelerimiz olabilir mi?"

Soruyu hatırlamamızın bir defa daha sormamızın nedeni, Hürriyet'ten Tufan Türenç'in 8 Haziran tarihli köşesinin di-bine yerleştirdiği "Abdullah Gül haklı" başlıklı "özür..." Tümünü aktarıyoruz:

"DIŞİŞLERİ Bakanı, Kıbrıs'la ilgili sözlerini gerçekten de yazılmamak koşuluyla düzenlenen bir toplantıda söylemişti. Benim onları yazmamam gerekiyordu. Ama aradan 2.5 aya yakın bir zaman geçtikten sonra Başbakan Erdoğan'ın da Gül gibi Türkiye'nin Kıbrıs'taki konumunu Suriye'nin Lübnan'daki konumuna benzetmesi bana yazılmama koşulunu unutturdu. Zaten Erdoğan'ın söyleminden sonra bu konunun gizli tarafı da kalmamıştı. Ama ben yine de Abdullah Gül'ün o toplantıdaki sözlerini yazmamalıydım. İnsan ne kadar dikkat ederse etsin bazen atlıyor. Gizlilik kuralını bozduğum için Abdullah Gül'den özür dilerim."

Bizim gazetecilik-ilkeler pratiğimizde, iki temel haz kaynağı var: 1. İlkelere uyacağını ilân etmek, 2. İlân edilen ilkeleri ihlal etmek...

Bir düşünün, büyük basın gazeteleri geçtiğimiz yıllarda kaç kez manşetlerini ve bazen de birinci sayfalarının tümünü "Söz veriyoruuuuz; bundan sonraaaa, bu gazetedeeee..." diye başlayan "haber"lere ayırdılar? Bunu düşünün ve ardından ilk açık ihlalin kaç gün sonra geldiğini hatırlayın.

İşin tuhafı şu ki, sözünü ettiğimiz ihlaller "sehven" yapılmış ihlaller değildir; hayır, verilen sözlere apaçık aykırı olduğu bilinmesine rağmen sayfalara buyur edilen "malzeme"den söz ediyoruz...

Galiba bu işin büyük bir cazibesi var... Öyle bir an geliyor ki, gazeteci ne yaparsa yapsın kendini tutamıyor, kendine, okurlarına verdiği bütün sözleri bir anda unutabiliyor...

Soruyu tekrar edelim: "Bizim, bizlerin gerçekten, hakikaten, sahiden herhangi bir tutarlı 'ilkemiz' olabilir mi?"

Umur Talu, yazısının girişinde sorduğu soruya yazının sonunda şu cevabı veriyordu:

"Yok öyle bişiy! Bu diyarda ders yok, oportünizm çok... İlke yok, başına geldiğinde anlamak ve ağlamak var... Tutarlılık yok, başına geleni hemen unutmak var.

Ayıp yok ve kayıp çok! Kayıt zaten çok da... Kayıtsızlık da çok."

Görüyorsunuz, soru yerinde... Cevap da maalesef doğru! (A.G.)


'İlgisiz gözükseler' de siz 'iletmeye devam edin'!

Kimbilir kaç kere bahsi geçti, biz de hatırlamıyoruz.. Sanırsınız ki, Hürriyet'te her haftabaşı yer alan "Okur Temsilcisi'ne Mektuplar" sayfası okurların haftaya neşeli bir ruh hali ile başlayabilmeleri için özel olarak hazırlanıyor! Sayfanın dikkatli okurları sayfada (hilaf yok) her haftabaşı kendilerini gülümsetecek, huzur içinde geçen bir haftasonunun ardından tekrar işe dönme eziyetini kendilerine bir miktar unutturacak bir "yorum" ile karşılaşıyorlar...

Sayfanın bu hafta okura bu çerçevedeki "hizmeti" de ilginçti doğrusu...

Meğerse bazı Hürriyet okurları zaman zaman gazetenin köşe yazarlarının e-posta adreslerine ilişkin şu eleştiriyi dile getiriyorlarmış: Özellikle Ertuğrul Özkök, Oktay Ekşi, Emin Çölaşan ve Fatih Altaylı'nın e-posta adresleri niçin verilmiyor?

Bu eliştiriler üzerine gazetenin "Okur Temsilcisi" olaya el koyuyor ve adı geçen yazarlardan ("hem de sekreterleri"nden!) açıklama istiyor.

"Okur Temsilcisi" kendisine ulaşan açıklamaları da olduğu gibi sayfasına taşımış. Söz konusu açıklamalar -her ne kadar soru "yazarlara" (da) yöneltilmiş olsa da- "sekreterler"den gelmiş. Açıklamaları aktarmıyoruz, çünkü ilginç bir yönleri yok. Ama işin bu faslından sonra "Okur Temsilcisi"nin "yorumu" bayağı ilginç sayılır. Şöyle diyor Temsilci:

"Ayrıca size şunu hatırlatmak istiyorum: Siz yazarlara yönelik eleştirileri kendilerine iletmeye devam edin. Yazarlar, ilgisiz gözükseler, size yanıt vermeseler bile okur eleştirilerini çok ciddiye alıyorlar, etkileniyorlar. Bundan emin olabilirsiniz."(!)

Ama nasıl olur? Okurların bu "hatırlatma"dan sonra eleştirilerini yazarlara iletmesi beklenebilir mi? Yazarlar "ilgiliz gözükseler" de, "size yanıt vermeseler" ve sonuç olarak okurları ciddiye almasalar bile okurlar eleştirilerinin "ciddiye alındığı"nı düşünerek eleştirilerini iletmeye devam edecekler!

Bu zamanda böyle okur kaldı mı? (K.B.)


12 Haziran 2005
Pazar
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği
Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED