|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Belli ki Fransa kendi sıkıntılarının, değişim karşısında uğradığı yenilginin bedelini Türkiye'ye ödetmeye çalışıyor. Türkiye'nin 3 Ekim'den öncesi son yükümlülüğünü yerine getirmesinin ardından, Fransız Başbakanı Villepin ve Cumhurbaşkanı Chirac'tan gelen açıklamalar had safhada rahatsız edici. Bu ikili müzakerelerin başlaması için Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanıması gerektiğini söylüyorlar. Nitekim önce Villepin'den ''AB'nin 25 üyesinden her birini (yani Kıbrıs'ı) tanımayan bir ülkeyle müzakere yapılması düşünülemez" açıklaması geldi. Bundan bir gün sonra Figaro gazetesi, bakanlar kurulu toplantısında Chirac'ın "Başbakanın dediği gibi birliğin üyelerinden birini tanımayan bir ülke ile müzakerelerin açılması düşünülemez" dediğini vurguluyor ve cumhurbaşkanı hiç bu kadar ileri gitmemişti yorumunu yapıyordu. Chirac ileri gidiyor, zira, siyaseten düştüğü zor durumdan kurtulmanın yolunu Türkiye üzerinden arıyor. Başka bir deyişle en büyük rakibi ve aktif Türkiye karşıtı Sarkozy'nin "ret politikası"na yaklaşarak sırtındaki bir kamburdan kurtulmaya çalışıyor. Ancak bunu yaparken Chirac ve Villepin gerçekten bir sınırı, en azından "hukuk ve ahlak sınırını" geçmiş bulunuyorlar. Kıbrıs'ın tanınması hiçbir şekilde ve hiçbir aşamada müzakerelerin başlaması için bir önşart olarak tanımlanmadığı halde bu durumu bir şart haline getirmeye çalışıyorlar. En hafif ifadeyle 17 Aralık 2004'te üstlendikleri yükümlülüklerden kaçıyorlar. Kaldı ki Kıbrıs sorunu çözülmeden Güney kesimini AB'ye dahil etmek, ardından Türkiye ve Kıbrıs Türk kesiminin tüm gayretlerine ve olumlu adımlarına rağmen Güney'in çözümü tıkamasına seyirci kalmak, şimdi de Papadopulos'un AB üzerinden adada egemen olma arayışını kendi çıkarlarının oyuncağı haline getirmek ahlaki olarak de siyasi olarak da doğrulanabilecek bir durum değildir. Şu açık: 17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi'nde Türkiye'nin Temmuz'da Gümrük Birliği'ni 10 yeni üyeyi de kapsayacak şekilde genişleten Ek Protokol'ü imzalaması tek şart olarak tanımlanmıştı ve bu şartın Kıbrıs'ı tanıma anlamına gelmeyeceği de kayda geçirilmişti. AK Parti hükümeti 29 Temmuz günü Ek Protokol'ü imzalayarak, AB ile 3 Ekim'de katılım müzakerelerinin başlaması için gerekli son şartı yerine getirdi. Bir deklarasyonla bunun 17 Aralık 2004 günü kayıtlara geçtiği gibi "Kıbrıs Cumhuriyeti"ni tanıma anlamına gelmediğini de belirtti. Ayrıca AB tarafının müzakerelerin başlaması için yeni koşullar getirmesi halinde, bu protokolü TBMM'de onaylamayacağını da açıkladı. Chirac ve Villepin'in oynadıkları oyun işte budur. Yeni şartlar ihdas ederek Türkiye'nin Ek Protokolü TBMM'de onaylamasının önüne geçmek ve müzakereleri askıya almaktır. Villepin'in açıklaması Brüksel tarafından tepkiyle karşılansa da, Fransa AB'nin tek karar vericisi olmasa da bu gelişmeler Türkiye için sıkıntılı bir dönemin başlamak üzere olduğunu göstermektedir. Avrupa Anayasa'sının Fransa ve Hollanda'da veto edilmesinin yarattığı derin kriz kaçınılmaz olarak genişleme sürecine ve Türkiye meselesine yansıyacaktı. Bunun ilk belirtileri ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin selameti sağlam bir duruşla AB sürecinden kopmamaktır. Bu sağlam duruş ülkenin özgül ağırlığını dikkate almak, anlamsız tavizler vermemek, ancak akılcı ve yapıcı bir politika izlemekle mümkündür. Zira 3 Ekim'e kadar bu dengeler gün be gün değişecektir...
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |