|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
-Acaba adım adım nereye gidiyoruz? -Engelleri aşıp, AB üyesi olmaya mı? Yoksa AB üyesi olma sevdası ardında istenenleri verip, gene de AB üyesi olamamaya mı? Cevabın birinci bölümüne ilişkin "ümit"lerimizi henüz kaybetmemiş olmamıza rağmen, ikinci bölümle ilgili "endişe"lerin çok daha canlı, diri olduğunu kabul etmek gerekiyor. Hatta birinci bölümdeki "ümid"in canlı tutulmasının bile, ikinci bölümde Türkiye'den istenenleri alabilmek için sadece bir motivasyon aracı olduğuna dair şüphelerin anlamsız olmadığı söylenebilir. Son safhada, ek protokolü imzalayıp, ardından bunun Rum kesimini tanımak anlamına gelmediği yönünde bir deklarasyon yayınlamanın, hakikaten Rum kesiminin tanınmadığı anlamını taşıdığı açık. Bu konuda "Rumları tanıdınız" yollu muhalif açıklamalar sadece "muhalefet için muhalefet"ten öte gitmiyor. Bunu, en azından Rum kesiminin hâlâ deklarasyona gösterdiği tepki ve "Bizi tanımadan 3 Ekim'de müzakerelere başlayamazsınız" yollu açıklamalarından anlamak mümkün. Kaldı ki, sadece Rumlar değil, mesela Fransızlar da Rumlar'ın tanınmamış olduğundan yola çıkarak, "Rumları tanımadan 3 Ekim'de müzakere başlamaz" tavrını sergileyebiliyor. Bu konuda Türkiye bakımından daha olumlu duruş sergileyen dönem Başkanı İngiltere ve AB Komisyonu süzcüsü Olli Rehn de hem ek protokolü imzalamanın Rumları tanımak anlamına gelmediğini, hem de "katma protokolü imzalamakla 3 Ekim'de müzakerelere başlamanın önünde bir engel kalmadığını" ilan etmiş bulunuyorlar. Ancak şu andaki sorun, bizim içerde "Rumları tanımış olduk mu olmadık mı?" tartışması yapmamızdan daha girift bir nitelik arzediyor. Çünkü ortaya "Şayet Türkiye Rumları tanımamış ise, 3 Ekim'de müzakerelere başlanabilir mi?" sorusunun cevabında AB ülkelerindeki farklı duruşların getirdiği problem çıkıyor. Türkiye Rumlar'ın "Bizi tanımazsanız, 3 Ekim'de müzakerelerin başlamasını veto ederiz" çıkışını beklese bile, bunu aşabileceğini hesap ediyordu. Ümit şuydu: Avrupa 600 binlik Rum'a karşı 70 milyonluk Türkiye'yi heba etmez. Acaba öyle mi? Türkiye AB için o kadar önemli mi? Ya da Türkiye o kadar önemli olsa bile, AB'nin stratejik duyarlılığı, makulü bulma hassasiyeti bunu kavrayacak dirilikte mi? Ya da Avrupa, "Nasıl olsa Türkiye'yi AB'nin çıkarlarına uygun bir yerde durdurmaya muvaffak oluruz, öyle ise Türkiye'ye daha ötesini vermeye ne gerek var?" diye hesaplar yapar mı? İşte Fransa... "Rumları tanımadan 3 Ekim'de müzakerelere başlanamaz" deyiverdi. Rumların Fransa yanında 5 AB üyesi ülkeyi daha kendi tezinin yanına çektiği bildiriliyor. AB Komisyonu sözcülerinden Amadeu Altafaj da Olli Rehn'den farklı olarak, "3 Ekim'de müzakerelerin başlamaması riski var" açıklamasını yaptı bile. Ne olacak şimdi? Nasıl okumalıyız Fransa'nın tavrını? İster "Rumlar'ın ikna gücü"ne bağlayalım, ister "Fransa'nın zaten Türkiye karşıtı olan tavrını Rumları bahane ederek devreye soktuğu" değerlendirmesine yönelelim, Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu risk açısından durum değişmiyor. Kötü biçimde oyuna getirilmiş bulunuyoruz. AB'nin hep Türkiye'nin kolunu bükmeye dönük "kalleşçe" tavrı devam ediyor. Ne diyelim bundan gayrı? Bunun Avrupa dillerindeki karşılığı ne? Kol bükme ve dayata dayata, evire çevire bir yerlere sürükleme işine ne denir Avrupa'da? Hükümet açısından Kıbrıs konusunda "verilecekler"in bir "Halk pazarlama" meselesi olmadığını düşünmek isterim. Yani "verelim ama halka hazmettire hazmettire" olsun, ortada bir "siyasi bedel ödeme riski var" gibi bir hesabın söz konusu olmadığını... Bu kadronun "Ne pahasına olursa olsun AB" demeyeceğini, iktidar hesaplarını "AB - ABD ekseninde sadakatle duruş"a bağlamadığını... Hatta "Ne pahasına olursa olsun iktidar" da demeyeceğini düşünürüm. Dış dünyaya böyle bir algılama vermenin bile ülkenin çıkarlarını korumakta zaaf oluşturacağını bildiğini farzederim bu kadronun... Ama iş zorlaşıyor. Evire çevire, tıpışlaya tıpışlaya, iyi polis-kötü polis oyunu oynaya oynaya Türkiye'yi bir yere doğru sürüklemek... "Hadi evladım, bir adım daha at, elimdeki şekeri al!" Türkiye feryad edip duruyor, "...ama ahde vefa denen şey bu değil..." Hükümet şu sorunun cevabını Avrupa'nın önüne çok net ve kararlı biçimde koymadığı takdirde iş zor. -"Rumları tanımadığınız takdirde 3 Ekim'de müzakere başlamaz!" denirse ne yapılacak? -"Oldu olacak, 40 yıldır bu yolda yürüyoruz, şimdi geri mi dönelim, bari tanıyıp geçelim" mi denecek, yoksa "AB üyeliğinizi alın başınıza çalın, Türkiye AB'siz de olur, ahde vefanın böylesine yok farzedildiği, sözlerin çiğnendiği, Türkiye'ye karşı açık bir ayrımcılığın, bağnaz bir Rum yanlılığının sergilendiği, uygarlıktan nasibini almamış bir toplulukta benim işim yok!" deyip rest mi çekmek... Çok mu sert olur bu tepki? Aslında gerçekten bir aşağılanma, oyuna getirilme, sanki tarihi bir hesabı görme eylemi ile karşı karşıya bulunan bir ülke haline sokulmak istenmiyor mu Türkiye? Bunun cevabı "Biz size darıldık, küstük, ama sizin evinize sığınmaktan başka çaremiz de yok" demekten mi ibaret olmalı? Bu, sürekli kocasından sokak ortasında dayak yiyen, ama gene de "Nereye gideyim?" sorusunun kahredici baskısı altında kocaevine sığınan kadından daha farklı bir duruş mu olur? -Aşağılanmaya, dünyanın gözü önünde dayak yemeye razı değiliz! Bunu ister açık açık, ister bulabildiği diplomatik lisanla haykırmalı hükümet. Yoksa burnumuzun sürtülmesi bitmeyecek. Böyle bir tavrı da hiç kimse halkın huzuruna götüremez.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |