|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Bir süre önce, yanılmıyorsam yasa dışı göç meselesiyle ilgili bazı patavatsızca açıklamalarıyla İngiltere'deki göçmenlerin ve yabancı kökenlilerin tepkisini üzerine çekmiş olan İçişleri Bakan Yardımcısı Hazel Blears bu kez ilginç bir laf etmiş. İngiltere'nin çeşitli kentlerinde Müslüman toplumun temsilcileriyle yaptığı ve yapacağı görüşmeler öncesinde, "Müslümanlar işitildiklerini bilmeli" demiş. Bu laf, daha önceleri Müslümanların seslerine pek kulak asılmadığı anlamına da gelebilir ama, yine de böyle bir lafın söylenmiş olması önemlidir. Yoksa Londra saldırılarının ardından alınması olası polisiye tedbirler konusunda Müslümanların seslerinin dinlenmemesi, yeni sorunları gündeme getirebilecek bir potansiyel oluşturabilirdi. Tartışmalar, İngiltere polisinin, Londra eylemlerinin benzeri olayların yaşanmaması için aldığı tedbirler arasında bulunan, ırk ve etnik görünüşe göre arama yapılmasının kurumsallaşması önerisi üzerine başladı. İçişleri Bakan Yardımcısı, toplum liderleri ve din adamlarıyla görüşmek amacıyla Müslümanların yoğun olarak yaşadığı 8 kenti kapsayan bir geziye çıkmadan önce yaptığı açıklamada, "İnsanlar sadece Müslüman oldukları için sokakta durdurulup aranamaz" dedi. Blears, BBC'nin verdiği habere bakılırsa, polisin arama yetkisini elindeki istihbarata göre ve ayrımcı bir tutum sergilemeden değerlendirmesi gerektiğini söyledi. Müslüman toplumun liderleri, zaten bir süredir bu tutumun devam etmesi halinde polis ile Müslüman toplum arasındaki ilişkilerin zedelenebileceği uyarısında bulunuyorlardı. Bu tür uygulamalar, aslında 11 Eylül 2001'de ABD'ye yapılan saldırıların ardından başlamıştı. Çok yoğun olmasa da havaalanlarında, tren istasyonlarında, hatta sokaklarda ya da metro istasyonlarında kimlikleri sorulan, sorgu sualden geçirilenlerin hemen tamamı Asyalılardan, Afrikalılardan, Müslümanlardan oluşuyordu. Arada değişik tonlarda esmer olanlar da nasiplerini alıyorlardı. Ben kendi adıma bu tür olaylara sıkça rastladım ve çok rahatsız oldum. Son patlamalardan sonra daha sık karşılaştığım bu sahnelerden duyduğum rahatsızlığın iyice arttığını tahmin ettiğinizi sanıyorum. Önemli olan bu haksız ve insanlık dışı uygulamaların Müslümanlar ve derisinin rengi hatta dış görünümü farklı olanlar üzerinde yarattığı rahatsızlıktan da öte kızgınlığın ve biriken tepkilerin geç de olsa farkedilmesi. O nedenle İçişleri Bakan Yardımcısı Blears bu konuda Müslüman liderlere hak verdiğini belirterek şöyle konuşmuş: "Müslümanlar işitildiklerini bilmeli" Müslümanların yoğun olarak yaşadığı şehirlere doğru yola çıkmadan önce Blears, ilişkileri güçlendirmeye çalışacağını anlattıktan sonra, 'Kimi genç Müslümanların gerçek anlamdaki öfkesinin işitildiği mesajını vermeye dikkat edeceğini' söyleyerek, " İnsanların seslerinin duyulduğunu bilmeleri, onlara bu hissiyatı sağlamak, hayati önemdedir" demiş. İnsanlar seslerinin duyulmadığını anladıkları zaman o toplumda, o ülkede sorun var demektir. Kendilerinin hiçe sayıldığını, adam yerine konulmadıklarını ve toplum ya da ülke içinde kendilerine adil davranılmadığını düşünürler. Genellikle bu düşüncelerinde ve hissiyatlarında da haklı olurlar. O zaman bunu daha yüksek sesle dile getirmeye çalışırlar. Duymayan kulaklar duysun, görmeyen gözler görsün diye. Buna rağmen yine oralı olan olmazsa sorunlar daha da elle tutulur hale gelir. Adam yerine konulmadıklarını düşünen insanların tepkileri patlayan bombalar gibi dışa vurmaya başlayabilir. Toplumlardaki huzursuzlukların, ülkelerdeki silahlı ya da silahsız çatışmaların temel nedeni çoğunlukla budur. İngiltere'de ve hatta Avrupa'nın genelinde manzara aslında anlattığım gibi. Böyle teşhisler yapılıyor ve meselelerin derinliğine inilmeye, rahatsızlıkların nedenleri anlaşılmaya çalışılıyor ama, uygulamalar hâlâ böyle. Özellikle son patlama olayları sonrasında İngiltere ve Avrupa'da Müslümanlara, yabancılara karşı ayrımcılık ve sözlü, fiili tecavüz olayları artıyor. Buna karşılık Müslüman toplulukların ve yabancı grupların rahatsızlıklarının da gözle görülür bir hal almaya başladığını anlamak zor değil. İşte, bazı yetkililer hiç olmazsa bu rahatsızlığı anlamış olmalılar ki, 'dinleme ve anlama' faaliyetlerine hız verdiler. Ateş bacayı sarmadan ve toplumdaki huzursuzluk günlük hayata daha fazla sıçramadan tedbir almaya çalışıyorlar. Türkiye'ye dönersek: Kimsenin kimseyi dinlemediği, dinlese bile anlamak istemediği bir kör döğüşü ile karşılaşıyoruz. Kimse kimseyi duymak bile istemiyor. Dinlemek ve anlamak anlamında değil ama, dinlememek ve anlamamak anlamında Türkçe'de bir yığın deyiş olması herhalde boşuna değil. 'Herkesin kendi mektubunu okuduğu', 'kös dinlediği', 'kulağının üzerine yattığı' bir ortamda sorunların ortalıkta kol gezmesi, gerginliğin günlük hayatımızın bir parçası haline gelmesi tesadüfü olmasa gerek. Hatta ülkede kan dökülüyor kimsenin ilgilendiği yok. Gözler kapalı, kulaklar sağır. Birbirimizi ne zaman gerçekten dinleyip anlamaya çalışacağız acaba?
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |