|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Önde İstanbul Valisi, arkada kulüp başkanları, birtakım memurlardan müteşekkil ağır bir heyet. Fakat heyhat… Bütün mesele, İstanbul'da oynanacak topu topu 6 maçta rakip takımlara kaç seyirci kontenjanı verileceğinden ibaret. Bıkmadan usanmadan, vaziyetin gülünçlüğüne aldırmadan defalarca toplandıktan sonra; derbi maçlarda misafir takıma seyirci yasağı koyarak o işin de çaresini buldular. Oysa, böyle toplantılar yapılmazken yasağa gerek duyulmuyordu, kimse de kimseyi öldürüp yaralamıyordu. Ne zaman ki vali ve kulüpler, zorla spor kardeşliğini tesis etmeye karar verdiler, ne zaman "birlik beraberlik ruhu"yla statlara nizam ve intizam getirmeye niyetlendiler tribün terörü aldı yürüdü. Sonunda, "yüksek heyet" de terörün altında kaldı ve ellerinden sadece, üç tane teröristi durdurmak için bütün seyirciyi cezalandırmak gelebildi. Aynı görüntüyü defalarca izlediğimize göre, İstanbul Valisi ve heyeti, ancak bir komedi filminde görünebilecek bir performans sergilediklerini bir türlü fark edemiyorlar demek ki. Tamam ama insan hiç olmazsa, idarecisi olduğu şehirde düştüğü bu durumu televizyon kameralarının önünde göstermez. Artık yeter! Madem, "talebesiz mektep" misali muhteşem de bir çözüm buldular daha fazla yorulmalarına gerek yok. Şimdi geriye, İstanbul'un diğer işlerine el atmak gibi önemsiz bir mesele kalıyor. Ki, derbi sorununu çözerken tesadüf eseri bütün diğer sorunların çözümünü de garanti etmiş olmalılar. Netice itibariyle; şehir boşaltıldığında kapkaç da trafik keşmekeşi de bitecektir.
"Sözde" ulusalcıların rüyası... Fransızların fantezisi
Bir önemli mesele de Gümrük Birliği Ek Protokolü'nün imzalanması. Kıbrıs sorunu… Derbi maçların güvenliği kadar acil değil! ama çok konuşulduğu için bir kez daha değinmek gerekti. "Türkiye'nin ek protokole imza atması Rum Kesimi'ni tanıma anlamına geliyor mu, gelmiyor mu" sorusunun cevabı kesindir. İmza, tanıma anlamına gelmez. Bunun üzerine tartışma üretmek gerçeği aramak değil, polemik bulma çabasını gösterir. Önceki günkü yazıda imzanın tanıma olmadığını; hem Türkiye'nin, hem dönem Başkanı İngiltere'nin, hem AB'nin ve hem de Rumların bunu teyid ettiğini söylemiştik. Ardından, Fransa Başbakanı Dominique de Villepin'in "Türkiye, Kıbrıs'ı tanımazsa, AB ile müzakereleri düşünülemez" mealindeki açıklaması gelince, "imza, tanıma anlamına gelir" diyenler keyifleniverdi. "Biz dememiş miydik…"cilik aldı yürüdü. Oysa, Fransa Başbakanı'nın dediği tam da "Türkiye imza atmış olmakla Rumları tanımış olmaz" görüşünü teyid ediyor. İmzanın tanıma anlamına geldiğini düşünseydi de, zaten öyle bir söz sarf edemezdi. Şimdi geriye, "baksanıza bir Rumları tanımazsak müzakere olmayacakmış" itirazı kalıyor. Eğer bu, Fransızların ve bazı sağcı Avrupalıların fantezisi olmaktan çıkıp gerçekten Türkiye'ye uygulatılmaya kalkacakları bir prensip olursa, Türkiye'nin buna yanaşmayacağı kesindir. Eşyanın tabiatı gereği olmaz, olamaz böyle bir şey. Fantezinin gerçeğe dönüşmesi, 3 Ekim müzakere kararının geri alınması için, altında Fransa'yla birlikte 24 üyenin imzasının bulunduğu bir karar gerekiyor. Yani; sözde "ulusalcı", gerçekte ulusun terakkisine mani tayfa pek umutlandı ama en sığ siyasi analizle bile, 3 Ekim'e kadar 25 imzanın müzakereyi durdurmak için bir araya gelemeyeceği bellidir. Özetle, onlar için de Fransızlar için de durum gerçekten kötü... Türkiye, Rumları da tanımadan müzakereye doğru gidiyor.
mkaraalioglu@yenisafak.com.tr
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |