|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Şu ân, yalnızca Batı sivilizasyonunun hâkim olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz: Kullandığımız bütün kavramları ve kurumları yalnızca Batılılar üretiyor. Bugün düşünceyi, büyük ölçüde Avrupalılar üretiyor, Amerikalılar öğretiyor, bütün dünya ise tüketiyor. Rönesans ve Reformasyon'la başlayan, 3 asır önce Aydınlanma Çağı'yla birlikte kıvamını bulan bir süreç bu. Ondan önceki 10 asırlık zaman dilimi boyunca ilim, düşünce ve kültürü üretenler yalnızca Müslümanlardı. İslâm medeniyeti, doğduğu ilk yarım asırlık sürede, mevcut medenî dünyaya İslâm'ın ruh ve hayat bahşeden dinamiklerini yaymayı başarmıştı. 10. yüzyıldaki Erken Erken Rönesans olarak adlandırılan Karolenj Rönesası'nda da, 12. ve 13. yüzyıllardaki Erken Rönesans'ta da, 15. yüzyılda nihâî şeklini alan Reformasyon ve Rönesans hareketinin hayata geçirilmesinde de kilit rolü ve itici gücü İslâm medeniyetinin Akdeniz Havzası'na yerleşmiş olması üstlenmişti. Burada savunmacı bir psikoloji geliştirmek gibi bir niyetim yok. Söylemek istediğim üç şey var: Birincisi, Batılılar, Kilise Hıristiyanlığı'nın zaaflarını aşma ve yeni bir sıçrama yapma imkânlarını sadece Müslümanlara borçlular. İkincisi, İslâm medeniyeti Akdeniz Havzası'na tam anlamıyla yerleşmemiş ve hâkim olmamış olsa, Batılılar, daldıkları kış uykusundan aslâ uyanamayacaklar; kültür, düşünce, sanat, siyaset ve ekonomi alanlarında gerçekleştirdikleri atılımları gerçekleştirmeyeceklerdi. Üçüncüsü ise, İslâm medeniyetinin yaklaşık 10 asır boyunca medeniyetin yegâne kaynağı ve adresi olması, Batılıları kışkırtmış, uyandırmış, toparlamış; dolayısıyla karşılarındaki tek rakip olan İslâm medeniyetinin tarihe karşımasına yol açabilecek meydan okumaya hazırlanmak zorunda oldukları hakikatini dayatmıştır onlara. Yaklaşık üç yüzyıldan bu yana dünya üzerinde hâkimiyet kuran seküler Batı sivilizasyonu, mevcut tüm medeniyetleri ya yok etmeyi, ya hadım etmeyi; ya da ezelî tek rakibi olan İslâm medeniyetini sonunda etkisiz hâle getirmeyi başardı. Batılıların dünya üzerinde kurdukları bu üç yüzyıllık hâkimiyet, insanlığa yepyeni bir medeniyet aşısı ve ufku sunmadı. Bu hâkimiyet zamanla bütün diğer medeniyetlerin hayatlarına, kaynaklarına ve birikimlerine de kasteden tahripkâr ve tahrifkâr bir tahakküme dönüştü. Seküler Batı kültürünün küreselleşmesi, hem gezegenimizin, hem de bizzat insanın varlığını tehdit edecek aşırılıklar, barbarlıklar, katastroflar ve savaşlar üretti: Yerküreyi, Tanrısız ve İnsansız çorak bir araziye dönüştürdü. İşte tarihin yeniden yapıldığı, tarihî bir dönüşümün eşiğinden geçtiğimiz böylesi bir ortamda, geçtiğimiz hafta Cumartesi günü Uludağ'da ilginç bir toplatı düzenlendi. "Modernizm, Postmodernizm, Küreselleşme ve İslâmî Kimlik" başlığıyla İslâmiyât dergisi tarafından organize edilen ve dört gün süren toplantıda, dünyamızın durumu ve İslâm dünyasının / Müslümanların geleceği çeşitli açılardan masaya yatırıldı. İslâmiyât dergisinde yazan yaklaşık 70 civarında akademisyenin katıldığı ve açık uçlu bir sohbet / tartışma biçimde gerçekleştirilen toplantıda, tam bir beyin fırtınasına şahit oldu Uludağ Ağaoğlu Hoteli. Başta Devlet Bakanı Mehmet Aydın ve İslâmiyât dergisinin arkasındaki itici ve toparlayıcı güç işlevi gören Mehmet Hatiboğlu Hoca olmak üzere, benim yeni düşünür tipi diye tarif ettiğim figürün önde gelen temsilcileri Tahsin Görgün, Harun Anay, İlhami Güler, Mehmet Görmez, Vehbi Başer, Turan Koç, Sait Rençber, Yasin Aktay gibi genç akademisyenler, parlak fikirleri ve sarsılmaz duruşları ile İslâmiyât'ın potansiyel mirasının çapına ve bu mirasın yeniden ve yeni şekillerde keşif ve icat edildiğinde bizim nasıl yeni bir medeniyet sıçramasına yeniden öncülük edebileceğimize dikkat çeken göndendirici bir zihinsel performas sergilediler ve yeni bir medeniyet sıçramasının ipuçlarına işaret ettiler. Şu ân burada isimlerini zikredemeyeceğim pek çok genç akademisyeni tanımış olmaktan da bir hayli mutlu olduğum itiraf etmeliyim. Ayrıca, gözüm Burhanettin Tatar'ı, Recep Alpagil'i, Hayri Kırbaşoğlu'nu aradı… Burada toplantının düzenlenmesi sürecinde gösterdiği özverili çalışmalarından ötürü Veli Aknar kardeşimi kutlamak istiyorum. İslâmiyât, Türkiye'de İslâmî araştırmalar alanında bir atılıma ve açılıma öncülük ediyor. İstikrarlı yayını, zengin dosyaları ve düzeyli makaleleriyle İslâmî ilimlerle uğraşan genç arkadaşların birikimini okuyucusuyla paylaşıyor. Ayrıca İslâmiyât'ta yalnızca İslâmî ilimlerle uğraşan arkadaşlar değil, diğer sosyal bilimlerle uğraşan arkadaşların da yazıyor olması, İslâmiyât'ın ufkunu elbette ki genişletiyor ve zenginleştiriyor. Yaklaşık 10 asırlık uzunca bir süre, insanlık tarihinin şekillenmesinde hem nitelik, hem de nicelik açısından en büyük rollerden birini üstlenen bir medeniyetin çocukları olarak, yaşadığımız yenilgi ve savunma psikolojisini üzerimizden atmayı başardığımız takdirde, bizim yeni bir medeniyet sıçramasının temellerini atabilmemiz hiç de imkânsız değil. Bu sıçramanın en önemli kaynaklarından biri olan İlâhiyatların fiilen kapanmanın eşiğine getirilmiş olmasının bu ülkeye yapılacak en büyük kötülüklerden biri olduğunu hatırlatmak istiyorum. Bu sıçramanın tek yolu var: Dünyanın büyük bir medeniyet bunalımının eşiğinden geçtiği ve her şeyin küresel coğrafya üzerinde cereyan ettiği bir zaman diliminde, Kitap, Mizan ve Hadîd'i yeryüzünde yeniden hâkim kılacak peygamberî bir misyonla yola koyulacak öncü kuşaklar hazırlamak. Bunun için, İslâmiyât gibi mecrâları çoğaltabilecek, zenginleştirebilecek büyük, çaplı, kapsamlı ve küresel kurumsal yapılanmalara, enstitü ve üniversite çalışmalarına daha fazla vakit kaybetmeden soyunmak zorundayız. İşte o zaman, İslâmiyât gibi mecraların, insanlığa ruh, heyecan ve hayat bahş eden derûnî medeniyet mirasımızla yüzleşmelerini ve hesaplaşmalarını sağlamak, bu mirası, pergelini şaşırmadan pergel metaforu ekseninde yenileyerek yeniden icat etmek ve yepyeni bir mirası oluşturmanın temellerini atabilmek mümkün olabilir.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |