|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| Y A Z A R L A R | 4 ARALIK 2005 PAZAR | ||
|
|
Bu konuya (roman konusuna) merak ve tecessüs olgusuna değinirken girmiştik. Orada (Yeni Şafak, 27Kas.05/Paz.) söylediğimiz bir cümle, hiç ummadığım bir biçimde bazı psikiyatristlerin ilgisini çekti. Bazı filozofların ve ruhbilimcilerin (Nietzsche, Bergson, Freud), görüşlerini açıklama sadedinde romancı Dostoyevski'ye müracaat etmelerini anlamlı bulduğumu ve onun romanlarının hayatın çıplak müşahedesinden çok daha fazlasını ve derin anlamını ifşa ettiğini söylememin, bu değerli okurları anlaşılmayacak ölçüde tedirgin ettiğini gördüm. Bana ders verdiler ve Dostoyevski'yi bildiklerini anlatmaya çalıştılar. Bu okurlarımızdan ilkine bundan önceki yazımızda cevap vermeye çalışmıştık (Yeni Şafak, 1Ara.05/Per.). Şimdi, bir başka psikiyatrist (Mahmut Aytan), bir meslek dayanışması gayretiyle, bize şu iletiyi gönderiyor: "Bir meslektaşıma verdiğiniz cevabı okurken, saygıyla hatırladığım hocalarımızın daima yaptıkları uyarıyı hatırladım: Herşeyi sosyoloji ile açıklamaya çalışan sosyolojistler gibi, herşeyi psikolojiye ve psikiyatriye bağlamayın, psikolojizmden uzak durun. Özellikle psikiyatristler psikolojizmden uzak durmaya özen gösterirler. Fakat edebiyatizmin (sayın psikiyatristtin kullandığı kelime, aynen, R.Ö.) kendisinden beklenmeyecek bir canlılıkla gazete sütunlarından psikiyatristlere ders vermeye kalkışıyor olması üzücü." Sayın psikiyatrist, olaya her nedense bizim her şeye edebiyat açısından (onun tuhaf adlandırmasıyla "edebiyatizm" açısından) baktığımız varsayımından hareketle değerlendirdiği için, kolay bir indirgemecilikle bizi, kendine göre bir yere koyuyor ve psikiyatristlere ders vermeye kalkıştığımızı düşünüyor. Haşa… Hiç öyle bir niyetimiz yok. Biz, olaya kendi alanımız içinden bakarak bir değerlendirme yapmak istedik. Bunda da üzücü bir durum bulunabileceğini aklımızın ucundan bile geçirmedik. Ama sayın hekimleri bilmeden üzmüşüz. Ne diyebilirim? Fakat benim kendilerine ders verdiğimi vehmederek gocunan sayın hekim, bana şu iptidai bilgiyi verirken nerdeyse gurur duyuyor. Diyor ki sayın hekim böbürlenerek: "Şunu öğrenmeniz gerekiyor, ruh hekimliği -psikiyatri- tıbbın bir dalıdır, edebiyatın değil. Kişinin zihinsel, duygusal yetilerinde, davranışlarında, çevre uyumunda görülen bozuklukların incelenmesi, tanımlanması, sınıflandırılması, tedavi ve korunması ile uğraşır." Verdiği bu "değerli bilgi" için kendilerine teşekkürlerimi sunarken, ayrıca böylesine derin bilgisiyle bizi aydınlatmış olmasından dolayı kendilerini kutlamak da isterim. Sayın hekim bu "değerli bilgi"sine, daha başka destek bilgiler de ekliyor. İşte: "Görüldüğü gibi, "Edebiyatik Psikiyatri" (bu adlandırma ve vurgu sayın hekime ait, R.Ö.) adını taşıyan bir yan dal bulunmamaktadır. Ayrıca, roman kahramanlarından hareketle geliştirilen teoriler pek fazla güven telkin etmediği gibi, profesyonel hekim olmayan romancıların ürettikleri hayali tiplerden hareketle gerçek bireyler hakkında spekülasyonda bulunulmasını şiddetle eleştiren birçok ruh hekimi mevcuttur." O söylemese bunları nerden bilecektik? Ve bunlardan sonra sayın psikiyatrist, gene meslek dayanışması içinde, sözü geçen meslektaşına şu değerli desteği iftiharla sunuyor: "Bununla birlikte, meslektaşımızın size yönelttiği eleştiri son derece yerindedir. Bir aşığın halet-i ruhiyesini aşık olmayan nasıl anlatamazsa, bir ruh hastasının durumunu da, kendisinde o hastalık bir ölçüde bulunmayan kişi anlatamaz. (Şimdi bu cümleden bütün psikiyatristlerin bir ölçüde ruh hastası olduğu sonucuna mı varmalıyız? R.Ö.) Anlatıyorum diyorsa, bilerek veya bilmeyerek yalan söylüyordur. Ya anlatmadığı halde anlattığını iddia ediyor ya da ruhsal sorunu olduğu halde bunu kabul etmiyordur. Bu ikinci şık, ruh hastalarında sık rastlanan bir durumdur ve buna kesin biçimde inanırlar." İşte, bize göre de, zurnanın zırt dediği yer tam da burasıdır. Biz diyoruz ki, romancı âşık olmasa da âşıkın halini, cinayet işlemese, hırsızlık yapmasa da caninin ve hırsızın halini bilen kişidir. Tıpkı hekim gibi, hekimin de tedavi ettiği hastalığı yaşaması gerekmez. Ancak sayın psikiyatristin o kadar itibar ettiği Freud, onun kadar iddialı görünmüyor. Freud Sanat ve Edebiyat (Art and Literature) adlı eserinde şunu söylüyor: "İnsan aklının betimlenmesi aslında en çok yazarın egemenlik alanıdır; o çok eski zamanlardan beri bilimin ve bilimsel ruhbilimin habercisi olmuştur. (…) Dolayısıyla ne yaratıcı yazarlar ruh hekimlerini ne de ruh hekimleri yaratıcı yazarları göz ardı edemezler." diyor (Payel Y. İst. 1999, s. 64-65). Freud, adı geçen eserinde Shakespeare'den Dostoyevski'ye çeşitli yazarların ve sanatçıların kişiliklerini değerlendirdiği gibi, onların eseri üzerinden psikanalitik tahlillere de girişiyor. Şu cümlesi manidar değil mi: "Biri bir komediden diğeri ise bir tragedyadan olmak üzere Shakespeare'den iki sahne yakınlarda bana küçük bir sorunu ortaya atma ve çözme fırsatı verdi." (s. 221) diye başlayan bölümde hem sorunun ne olduğunu hem onun çözümlemesini sunuyor. Yani sayın psikiyatrımızın sandığı gibi Freud "profesyonel hekim olmayan romancıların ürettikleri hayali tiplerden" yola çıkarak teorisine destek aramaktan kaçınmıyor. Tersine, onlara bol bol başvuruyor. Şimdi ben yukardaki mülâhazaları ortaya koydum diye psikiyatrinin alanına mı girmiş oldum, yoksa psikiyatrinin söyledikleriyle edebiyat arasında bir ilinti mi kurmuş oldum? Ve bu ilintiyi kurarken, temelde, psiyatrların söylediklerini mi esas aldım, yoksa edebiyatçıların mı? Bana itiraz eden sayın hekimlerin konu üzerinde bir kez daha düşünmelerini tavsiye ederim.
|
![]()
| ||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |