T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 22 ARALIK 2005 PERŞEMBE
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Koray DÜZGÖREN

İstikrarsızlık üreten bu partilerle başımız beladan kurtulur mu?

AB ve demokratikleşme karşıtlarının dillerinden düşürmedikleri, "Avrupa bize karışamaz" sloganına son zamanlarda hükümetin de katıldığını görüyoruz.

Daha önce de çeşitli olaylar vesilesiyle hükümet kanadından bu yolda açıklamalar duyduk ama, özellikle Orhan Pamuk davası nedeniyle AB karşıtı söylemlerin dozu, tam da AB düşmanlarının ellerini oğuşturacak düzeye gelmiş durumda. Hükümetin, "Yazar bizim, ister döver, ister söveriz kimse karışamaz" anlayışına bu derece prim vermesi oldukça düşündürücü.

Bu günlerde, "Hükümet yoksa ifade özgürlüğüne ve diğer özgürlüklere pek inanmıyor mu?" sorusunu soranların sayısında ciddi bir artış olduğunu söylemek gerekiyor. İnsan, "Acaba bu inançsızlık mı sürekli krizlere ve sorunlara neden oluyor?" diye düşünmeden de edemiyor.

İfade özgürlüğü meselesi ortalıkta kalmışken bu kez siyasal katılımla ilgili çözümlenmemiş meseleler gündeme geliyor.

Tamam, Türkiye uzun yıllardan sonra istikrarlı bir hükümete kavuştu ve bu sayede ekonomik istikrar da sağlandı. Ama bu durum, ülkedeki siyasi istikrarı bütünüyle sağlamaya yetmiyor. Ülkedeki farklı sesler, siyasi eğilimler Meclis'e taşınamıyor. Çünkü insafsız bir seçim barajı var. Kaldı ki siyasi nedenlerle konulduğunu varsaysak bile, bu yüzde 10'luk barajın, artık başka amaçlar nedeniyle muhafaza edildiğini biliyoruz. Güvenlik gerekçesiyle seçmenin neredeyse yarısının Meclis'te kendini ifade etmesi engelleniyor. Bu durumun, özellikle Kürt meselesi vesilesiyle Türkiye'de birçok krizin, çatışmanın ve tehlikeli gelişmenin ana nedeni olduğu bilindiği halde bu tutumda israr ediliyor.

Oysa girmeyi arzu ettiğimiz AB'de bu ölçüde baraj yok. En yükseği yüzde 5 oranında. Her eğilim, her farklılık kendini parlamentoda temsil etme olanağına kavuşuyor. Buna rağmen Türkiye, iktidarı ile muhalefeti ile ve devleti oluşturan kurumlarıyla barajın düşürülmesine karşı çıkıyor. Siyasi partilerin bu aymazlığına neyse ki iş çevreleri katılmıyor. Onlar, AB üyeliğinin ekonomik istikrar ve gelişmenin temel öğesi olduğuna inanıyor. Kuşkusuz bu inançta, memleketseverliğin yanısıra, kendi yatırımlarını geliştirmek ve kârlarını arttırmak endişesi de mevcut.

Mesela TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı, bir siyaset adamından beklenmesi gereken şu sözleri söylüyor: "Seçim sisteminde tek kaygı siyasi istikrar olmamalı. Siyasi istikrar, temsilde adaletle birleştirilmeli. Yüzde 10 olan bugünkü yüksek barajla bir sonraki seçime gitmek, bir kez daha çok sayıda oyun parlamento dışında kalmasına ve temsilde çarpıklığın artarak sürmesine neden olacak. Yeni yasa çalışmasıyla baraj mutlaka birkaç puan düşürülmeli. Ayrıca seçim sistemi, seçmenin temsilcisine daha kolay hesap sorabileceği, siyasete daha aktif katılabileceği bir yapıya kavuşturulmalı." Mutlaka, "Avrupa kendi işine baksın" diyenlerin yanısıra, "İş adamları da kendi işlerine baksınlar" lafını edenler çıkacaktır -nitekim Başbakan bu açıklamaya hemen tepki göstermiştir- ama, ya şu değerlendirmeye ne demeli:

"Fazla demokrasinin Türkiye'yi dış güçlere karşı zayıf düşüreceği inancı, kendimizi zayıf düşürmenin önemli aracı oldu. İfade özgürlüğünün önündeki engelleri tam kaldırmayarak, siyasi katılımın kanallarını tıkayarak, sivil toplumun gelişmesine mütereddit kalarak, demokratik hakların kullanılmasında güvenlik güçlerinin oransız güç kullanımına göz yumarak, kültürlerin özgürce gelişebileceği ortamlar yaratılmasını Türkiye'yi bölme planlarının parçası görerek, demokrasimizi evrensel ölçülere göre geliştirmek yerine orta karar bir seviyede tutmaya çalışıyoruz."

Buna karşılık siyasi partilerimiz neyi savunuyor? Daha az demokrasi, daha az temsil, daha fazla güvenlik... Bunları AB üyeliğini de isteyerek savunuyorlar.

Başta AKP ve diğerleri, CHP, DYP, MHP, ANAP hepsi barajın düşürülmesine karşı. Sebebi de malum: 'Siyasi istikrar korunsun ya da Kürtler Meclis'e girmesin.' Böylece, zaten dengeli olmayan bu siyasi yapının yeni ve derin başka krizler üretmesinin yolu açık olsun isteniyor. Ve insan ister istemez düşünüyor: Adeta istikrarsızlık ve sorun üreten bu siyasi partilerle Türkiye'nin başının beladan kurtulması mümkün mü?

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi