AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Osmanoğlu Washington'da...

Smithsonian Institution dünyanın en önemli kültür kurumlarından biri. Pek çok kentte benzeri kurumlar ve müzeler var, ama Washington'daki Smithsonian 16 değişik sergi alanı, galerileri ve hayvanat bahçesiyle benzerlerinin bir adım önünde. İnsan, gece vakti, salonlarında boş gözlerle dolaşırken bile, farklılığı hissedebiliyor...

Ortada büyütülecek bir şey yok... Topkapı Sarayı'nda bir kenara atılı duran birkaç kostümü elden geçirip Amerika başkentine taşımak sıradan bir olaymış gibi geliyor... Oysa, etrafımdaki Amerikalı yüzler içimden geçen bu düşünceleri ânında tekzip ediyor... 16. ve 17. yüzyılda yaşamış Osmanlı atalarımızın beğeni düzeyi, belli ki, hiçbir zaman Topkapı'yı gezemeyecek Amerikalı ziyaretçileri Washington'da etkisi altına alabilecek... Şu sıralarda böyle bir etkiye ihtiyacımız var...

Bir salondan öbürüne uzanan masalara yayılmış konuklar, Amerika başkentinde Türkiye'ye üst düzey ilgi duyulduğunun göstergesi... Birkaç Kongre üyesi, büyükelçiler, bürokratlar, araştırmacılar, gazeteciler, lobiciler... Tabii, Amerika'ya yerleşik Türklerin öndegelenleri de... Gözüm, daha girişte, Amerikan basınının efsane ismi Helen Thomas'a takılıyor... 80'li yaşlarını sürdüren Thomas, George W. Bush'un Beyaz Saray'ı izleyen gazeteciler önüne sıkça çıkmamasının sebebi... Bilenler, sebebi, "Helen Thomas'la göz göze gelmemek için..." diye açıklıyorlar çünkü...

Helen Thomas ise, "Sizlere özellikle teşekkür borcum var" sözüyle elime sarılıyor: "Anlamsız bir savaşta Amerika'ya topraklarınızı kullandırmadığınız için..." Ayak üzeri sohbetimizde, 'efsane' kabul edildiği Amerikan basınını gerçekleri yazmamakla suçluyor: "Daha geçen hafta, 80 kişinin canını alan bir toplu cinayet yaşandı Irak'ta, buralarda pek yankı bulmadı; oysa ölenlerden 18'i çocuktu..."

Buralarda uzun süre gazetecilik yapmış Tuna Köprülü, kulağıma, "Yakında yeni bir kitabı çıkacak" diye fısıldıyor... 'Front Row at the White House' (Beyaz Saray'da en ön sıra) adını taşıyan kitabını eli altında tutan, yazdığı makaleleri izleyen bir okuru olarak, bu küçücük yaşlı kadının gayreti karşısında şapka çıkarma ihtiyacı hissediyorum...

Biraz ötemizde, önceki hafta Ankara ve İstanbul'da birer konferans veren ABD'nin Ankara'daki eski büyükelçisi Marc Grossman eşiyle oturuyor. Aynı masada, üç ay önce emekli olmak üzere ülkemizden ayrılan İstanbul Başkonsolosu David Arnett ve eşi de var. O masadan konuşma dili olarak Türkçe çalınıyor kulağıma...

Osmanlı atalarımız uzun boylu, devendam adamlar mıydı, yoksa bizden farksız sıradan insanlar mı? Çeşitli gazetelerden meslektaşların bulunduğu bir ortamda en ciddi tartışma konumuz bu oldu. Bazı kaftanları üzerime ben geçirsem içine sığmakta güçlük çekebilirim de, bazılarını bir devin üzerine geçirseniz "Bana mısın?" demeyebilir... Olay ne?

Biraz önce değerli sanat tarihçimiz Nurhan Atasoy'dan işittiklerimi satmakta gecikmiyorum: "Bu kaftanlar sadece giyimlik değil, bir tür güç gösterisi de... Bir kaftanı diğerinin, onu da bir başkasının üzerine giyebiliyor Sultan... Amaç, kendisini ziyarete gelen yabancılar üzerinde müthiş heybetli olduğu etkisini uyandırmak... Yabancı elçilerle yalnızca elindeki itimatnâmesini okutacak kadar çok kısa bir süre aynı ortamda kalıyor Sultan; haşyet duygusunun etkisi geçmeden..."

Kaftanlar 'seraser' adı verilen bir kumaştan yapılma; ağırlığı kullanılan malzemeden geliyor: Altın... Herbiri üzerinde bugün modacılarımızın kendi kreasyonlarında başarıyla kullandıkları desenler de yer alıyor. Nurhan Hanım, "Giyimi pek rahat değildir" diyor seraser için... Çocuklar için yapılmış bir kıyafetin üzerine Padişah'ın kendi el yazısıyla şöyle bir not düştüğünü okumuşlar: "Bunu bir çocuk giyecek yahu, biraz daha canlı renkli bir kumaş bulamadınız mı?" Ne güzel, değil mi?

Serginin bir bölümünde, aynı dönemde İstanbul'da yaşayan azınlık dinadamlarının giydiği şahane pelerinler de yerini almış... Kıymetli taşlar, el emeği göz nuru işlemeler... Onları diğer sergi malzemesinden ayıran üzerlerindeki Hıristiyan azizlerin tasvirleri... Sergiyi birlikte dolaştığımız gruptan hukukçu Kezban Hatemi, "Kaç yüzyıl önce atalarımızın sağladığı huzurlu çalışma ortamı ve müsamahadan bugün uzak oluşumuza yanmalı değil miyiz?" diye soruyor... Osmanlı'yı farklı kılan kendine güveni ve kompleksten uzaklığıydı galiba...

Bu eserlerin ABD başkentinde sergilenmesini devlet kurumları kadar özel sektörün desteğine de borçluyuz. Ancak en büyük pay kesenin ağzını açan Koç Holding'in... Yönetim kurulu başkanı Mustafa Koç, "Smithsonian ile on yıllık bir anlaşma imzaladık, ülkemizi tanıtan sergilere vereceğimiz destek devam edecek" dedi yaptığı konuşmada...

Kendime güvenim daha bir artmış olarak kapadım geceyi...


28 Ekim 2005
Cuma
 
TAHA KIVANÇ


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi
Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon
Ramazan | Arşiv | Bilişim | Dizi
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED